Paylaş

Meyve Ne Zaman Yenmeli?

Nisan 15, 2012

Hayatın devamı için gerekli şartlardan biri, protein, yağ ve karbonhidratları dengeli bir şekilde almaktır. Halk dilinde karbonhidratlara (sakkaritler) şeker denir. Tek şeker molekülü ihtiva eden şekerlere monosakkarit, iki şeker molekülü ihtiva edenlere disakkarit, ikiden fazla şeker molekülü ihtiva edenlere ise polisakkarit denir.

Here is the Music Player. You need to installl flash player to show this cool thing!

(Bu yazıyı sesli dinleyebilirsiniz. Yukarıda ki player (başlat) tuşuna tıklamanız yeterli. )

 

Yediğimiz şekerler sindirim sisteminde glikoz, fruktoz ve galaktoz monosakkaritlerine parçalanır. İnce bağırsaktan emilen bu monosakkaritlerin hemen hemen tamamı karaciğerde önce glikoza çevrilir. Bu çevrilme faaliyeti karaciğerin önemli bir görevidir. Kana geçen şekerlerin % 80′i glikozdur. Bu sebeple kanda çok az fruktoz ve galaktoz vardır. Dolayısıyla normalde fruktoz ve galaktoz kanda yok kabul edilir ve kan şekeri denince tamamen glikoz akla gelir. Glikoz, en fazla üzümde bulunduğundan üzüm şekeri, fruktoz en fazla meyvelerde bulunduğundan meyve şekeri, galaktoz ise en fazla sütte olduğundan süt şekeri olarak adlandırılır. Fruktozun en önemli özelliği, diğer basit şekerlere nazaran daha tatlı olmasıdır.

Toklukta kanda glikoz miktarı yükseldiğinde, pankreastan bunu düşürmekle vazifeli insülin salgılanır. İnsülin, glikozun kandan enerji ihtiyacını karşılamak üzere hücrelere geçirilmesinde, dolayısıyla kan şekerinin azaltılmasında görev yapar; ayrıca, ihtiyaç fazlası glikozun öncelikle karaciğerde glikojen şeklinde depolanmasında da rol oynar. Karaciğer ve iskelet kasındaki glikojen depoları dolduktan sonra glikoz, yağ olarak depolanır. Yağ deposu uzun süreli açlık dönemlerinde ihtiyaç akçesi olarak görev yapar.

Fruktozun, glikoz ve galaktozdan farkları
Glikoz ve galaktoz tuza bağımlı ve aktif olarak emilir. Yani tuz olmazsa bağırsaklardan emilemez. Patates ve diğer gıdalardaki nişastanın içinde bulunan glikozun emilmesi için tuz şarttır. Bundan dolayı patates tuzla yenildiğinde patatesteki glikozun kana geçmesi kolaylaşır. Hâlbuki fruktozun bağırsaklardan emilmesi için tuz gerekli değildir. Meyvelerde bulunan fruktozun bağırsaklardan emilimi, meyvenin içindeki liflerden dolayı yavaştır. Çünkü lifler, fruktozun kana geçmesini engellemekte veya dengelemektedir. Ancak fruktoz meyve suyu olarak tüketilirse, lif sayısı çok az olduğundan hızlı emilir ve kana çabuk geçer.

Yemekten sonra kanda artan glikozla, hipotalamustaki tokluk merkezi nöronları uyarılır ve kişi kendini tok hisseder. Aynı anda açlık merkezi nöronları da baskılanıp, açlık duyusunun yok edilmesi sağlanır. Yani kişi yemek yedikçe, kan glikozundaki yükselme, açlık duyusunu baskılayıp tokluk hissine sebep olduğundan kişi beslenmeyi azaltır. Hattâ sadece glikoz değil, yemeklerden sonra kanda aminoasitler ve yağ asitlerinin yükselmesi de tokluk merkezini uyarıp, açlık merkezini baskılamaktadır. Ancak burada önemli olan bir husus, fruktozun tokluk hissi oluşturmamasıdır. Dolayısıyla kanda glikoz değil de fruktoz aşırı yükselirse, kişi tok olmasına rağmen, tokluk hissi ortaya çıkmadığı gibi açlık hissi de bastırılamamaktadır. Neticede kişi fruktozlu gıdaları yedikçe daha fazla yemek istemektedir. Fruktozun tokluk hissini uyarması, ancak karaciğerde glikoza çevrildikten sonra mümkündür.

Meyve nasıl tüketilmeli?
Meyvelerde fruktoz şekeri fazla olduğundan, tabiî veya endüstriyel meyve suyu içmek yerine, doğrudan meyve yemeyi tercih etmeliyiz. Meyve tüketimi, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) Sünnet’inde olduğu gibi ya yemekten en az bir saat önce veya en az iki saat sonra olmalıdır. Meyvedeki fruktoza, bağırsaklardan emilmesi ve karaciğer tarafından glikoza çevrilmesi için süre vermeliyiz. Bu durum, iştahın azalması ve az yeme ile neticelenecektir. Meyve, yemeklerden sonra tüketilirse karaciğer, besin depoları dolu ve diğer kimyevî işlerle meşgul olduğundan fruktozun glikoza çevrilme işi gecikir; kanda fruktoz artar, iştah azaltılamaz. Kan yağlarının yükselmesi neticesinde, karaciğer yağlanması ortaya çıkar. Yemeklerden sonra aşırı meyve tüketme alışkanlığı oluşan kimselerde, damar sertliği ve siroz ortaya çıkabilir.

Deney hayvanlarında yapılan bir çalışmada, glikozun hipotalamusta tokluğa sebep olduğu ve yemeyi engellediği, hâlbuki fruktozun glikozun bu tesirini baskılayarak yeme davranışını artırdığı bulunmuştur.1 İnsülin, yağ sentezini ve yağlanmayı artırarak, şekerin kanda birikmesinin vereceği zararları azaltır. İnsülin ayrıca yağ dokusundan leptin salgılanmasında da rol alır. Leptinin şişmanlığın önlenmesinde önemli rolü olduğundan, insülin insanın zayıflamasına da yardımcı olur. Leptin hormonu hipotalamusun bazı yerlerinde bulunan sinir hücrelerini uyararak, kişinin daha az yemesine sebep olur.2 Hâlbuki fruktoz, insülin salgısına sebep olmadığından, leptin salgılatamamakta ve tokluk hissinin oluşmasında tesirli olamamaktadır.

Grelin, mide hücrelerinden açlıkta kana salgılanan bir hormondur. Mide asit salgısının üretimine vesile olan bu hormon, tesirini hipotalamus üzerinden gösterir; açlık hissine dolayısıyla iştahın açılmasına sebep olur. Toklukta kandaki glikozun yükselmesiyle birlikte insülin salgılanması artar. Bu da leptin hormonunun artışına, leptin de grelin salgısında azalmaya yol açar. Neticede bağırsaklarda glikozdan daha çok fruktoz emilimi olur. Kanda artan fruktoz, insülin salgısının daha az veya yetersiz olmasına yol açar. Bu durumda tokluk hissi uyarılamadığından, kişi yemeye devam eder.

Fruktoz ve hastalık
Kanda yağların serbest dolaşımı, damarlara zarar verir. Bu sebeple yağlar; yüksek, düşük ve çok düşük yoğunluklu lipoproteinler (HDL, VDL ve VLDL) adı verilen moleküler kamyonların içinde taşınır. Kanda VLDL (çok düşük yoğunluklu) üzerinde bulunan nötral yağlar (trigliserid) bir enzim ile parçalanır. Bu parçalanma ile kamyondan iner, yağ hücrelerine alınır ve oraya yağ olarak depolanır. Bu şekilde yağların kandan yağ dokusuna geçmesi, insülin hormonu vesilesiyle artırılır. Fruktozun gıda olarak alınmasında -insülin salgılatma rolü olmadığından- yağlar, kanda ve karaciğerde birikir ve neticede karaciğer harabiyetine ve damar sertliğine zemin hazırlanır. Deney hayvanlarında fruktoz ile beslenme neticesinde, yağ üretiminin yağ dokusundan karaciğere kaydığı ve bunun neticesinde karaciğer ve kan yağlanması riskinin arttığı bulunmuştur. Bu kaymanın iki sebebi vardır: Birincisi, fruktoz karaciğerdeki yağ üretici enzimlerin artmasına tesir ederken, yağ dokusunda bu tesir olmamaktadır. İkincisi fruktoz, glikozun yağ dokusunda yağlara dönüşmesinde engelleyici rol oynar. İnsanlarda da fruktoz tüketiminin kan yağlarında yükselmeye sebep olduğu bulunmuştur.

Fruktozun aşırı kullanımı, karaciğerde yağ üretiminin artmasına sebep olmaktadır. Karaciğerde glikoz yıkımında hız sınırlayıcı enzim fosfofruktokinazdır. Bu enzim, glikoz yıkımı ve Krebs çevrimi neticesinde üretilen ATP ve sitrat tarafından baskılanır ve glikoz yıkımı sınırlanır. Ancak fruktoz yıkımında bu hız sınırlaması yoktur. Fruktoz yıkılırken, glikoz, glikojen, pirüvat, laktat, gliserol ve açil gliserolün açil kısmı üretilir. Bunların üretimi sınırlandırılamaz. Bu aşırı üretim neticesinde, karaciğerde çok fazla trigliserit ve dolayısıyla aşırı VLDL üretilmiş olur.3 Günde iki veya daha fazla kutu fruktozla tatlandırılmış içecek alan kişilerde, kalb hastalığı riskinin % 35 daha fazla olduğu bulunmuştur.4 Deney hayvanlarındaki bazı çalışmalarda fruktozla beslenmenin, yüksek tansiyona sebep olduğuna dâir yayınlar vardır.5 Aşırı fruktoz tüketiminin hem karaciğer, hem de periferik dokularda insülin direncine sebep olduğuna ve bu yolla şeker hastalığına sebep olabileceğine dâir çok sayıda çalışma vardır.6 Son yıllarda yapılan bir çalışmada da aşırı fruktoz tüketiminin böbrek hastalıkları için bir risk olduğu, glomeruler hipertansiyon, renal harabiyet ve iltihap (inflamasyon) ve böbrek tüp ve dokusunda hasara sebep olduğu iddia edilmiştir.7

1988–1994 yılları arasında iki yaşından büyük 21.483 Amerikalı üzerinde yapılan bir çalışmada, günde 37 gr (toplam kalorinin % 8′i) fruktoz tüketiminin yıllar içinde günde 54,7 grama (% 10,2) yükseldiği bulundu. En fazla tüketim gençlerde idi. Son 35 yılda fruktoz şurubu kullanımındaki artış ile şişmanlık arasında paralellik bulundu.8 Ayrıca 1.749 kız ile erkek çocuk ve genç üzerinde yapılan bir çalışmada, vücut kitle indeksi (BMI) ile aşırı fruktoz ihtiva eden gazlı içeceklerin (kola ve benzeri) tüketimi arasında pozitif bağlantı bulunmuştur.9 Bu çalışmayı destekleyen çok sayıda çalışma vardır.10 Bu açıdan aşırı fruktoz alımının, şişmanlık, damar sertliği, şeker hastalığı gibi birçok hastalığın birlikte olduğu “metabolik sendroma” yol açtığı bilinmektedir.
Meyve suları zararlı mı?

Fruktoz şurubu, son yıllarda giderek artan nispetlerde gıda endüstrisinde kullanılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri Gıda ve İlâç Dairesi’nin (FDA) 2000 yılı raporuna göre fruktoz şurupları, yaklaşık % 50′den fazla fruktoz ihtiva eden şeker karışımıdır. Daha çok mısır nişastasının glikozunun glikoz izomeraz enzimi kullanılarak fruktoza dönüştürülmesi ile elde edilir.11 Ayrıca % 90 fruktoz ihtiva eden üçüncü bir şurup da bulunmaktadır, ancak bu, dünyada sınırlı kullanıma sahiptir.

Fruktoz şurubunun tatlılığı, çay şekerine benzer. Yüzde ellilik fruktoz şurupları, çay şekeri (sukroz) ile hemen hemen aynı tatlılığa sahiptir. Nem çekme özelliği ile gıda ürünlerinin kurumasını önler. Tatlılık derecesi yüksek olduğundan, çoğunlukla aromalı gıdalarda bilhassa gazlı içeceklerde ve meyve sularında kullanılır. Ozmotik (su çekme) basıncının yüksek olması ile gıda ürünlerinde mikrop üremesini önler ve gıda ürünlerinin mikroplara karşı dayanıklı olmasında rol oynar. Yüzde 42 ila 55 fruktoz ihtiva eden şuruplar, fırın ürünleri, çeşitli hububat ürünleri, süt mamulleri ve işlenmiş gıdalarda, gazlı ve gazsız içeceklerde, dondurmada ve dondurulmuş tatlılarda kullanılır. Yüksek fruktozlu şuruplar, gıdalardaki su aktivitesini düşürmek ve bozulmaları önlemek için de kullanılır.

Fruktoz şuruplarının üretim aşamasında uygulanan yoğun saflaştırma işlemleri sebebiyle kül miktarı çok düşüktür ve ürün rengi, su beyazıdır. Dolayısıyla fruktoz şurubu kullanılmış endrüstriyel gıdaların renkleri de beyaz olmaktadır. Fruktoz şuruplarının yoğunlukları, vizkoziteleri (durağanlık), glikoz şuruplarına göre daha azdır ve bundan dolayı ağdalı değildir ve su gibi akışkandır.

Yemeklerden sonra şeker tüketimi nasıl olmalıdır?
Hususiyetle yağlı ve ağır bir yemek sonrasında, bünyemiz şeker ister. Bunun sebebi, yağların yağ dokusunda depolanması için şekerin şart olmasıdır. Ancak bu şeker, kesinlikle fruktoz değil, glikoz olmalıdır. Bu sebeple yemeklerden sonra, yağların kandan uzaklaştırılması için şeker yenilebilir. Bu, kan yağlarının azalması için de tavsiye edilir. Ancak bu meyve ile değil, pekmez gibi tabiî şekerlerle olmalıdır. Endüstriyel şekerler (fruktoz) ile yapılmış bir baklava veya bir tatlı fayda değil, zarar getirecektir.

Netice olarak; son yıllarda mısırdan elde edilen fruktoz şurubu tüketimi gittikçe artmaktadır. Fruktoz şurubu, hem gazlı içeceklerde, meyve sularında, hem de baklava ve benzeri tatlılarda kullanılmaktadır. Fruktoz şurubunun tercih edilmesi; koruyucu özelliği ile tatlandırıcılığının fazla olmasından ve iştah artırıcı tesiri dolayısıyla bir nevi beslenme bağımlılığı yapmasındandır. Fruktoz şurubu, mısırdaki tabiî glikozun izomeraz enzimi ile fruktoza dönüştürülmesiyle elde edilir. Bu açıdan günümüzdeki fruktoz tüketiminde görülen artış, tabiî besin maddelerinde yaratılıştan mevcut şeker dengesine insanoğlu tarafından yapılan bir müdahaledir. Fruktoz şurubunu aşırı tüketmek, en başta obezite olmak üzere metabolik sendroma, ateroskleroza, hipertansiyona, aterosklerotik kalb ve böbrek hastalıklarına yol açabilir.

Dipnotlar
1. Wolfgang MJ, Cha SH, Sidhaye A. et al. Regulation of hypothalamic malonyl-CoA by central glucose and leptin. Proc Natl Acad Sci USA. 2007; 104: 19285-19290.
2. Guyton AC, Hall JE. Diyetteki dengeler; Beslenmenin düzenlenmesi; şişmanlık ve açlık; vitaminler ve mineraller. Tıbbi Fizyoloji 11. baskı (Çeviri: A. Şermet, Çeviri editörleri: H. Çavuşoğlu ve B.Ç. Yeğen). 2006, sayfa: 869.
3. Rutledge A, Adeli K. Fructose and the metabolic syndrome: pathophysiology and molecular mechanisms. Nutr Rev. 2007; 65: 13–23.
4. Fung TT, Malik V, Rexrode KM, Manson JE, Willett WC, Hu FB. Sweetened beverage consumption and risk of coronary heart disease in women. Am J Clin Nutr. 2009;89:1037–42.
5. Barone BB, Wang NY, Bacher AC, Stewart KJ. Decreased exercise blood pressure in older adults after exercise training: contributions of increased fitness and decreased fatness. Br J Sports Med. 2009;43:52–6.
6. Blakely SR, Hallfrisch J, Reiser S, Prather ES. Long-term effects of moderate fructose feeding on glucose tolerance parameters in rats. J Nutr. 1981;111:307–314.
7. Johnson RJ, Sanchez-Lozada LG, Nakagawa T. The effect of fructose on renal biology and disease. J Am Soc Nephrol. 2010; 21(12): 2036-9.
8. Bray G. Fructose: should we worry? Int J Obes 2008;32: S127-131.
9. Forshee RA, Storey ML. Total beverage consumption and beverage choices among children and adolescents. Int J Food Sci Nutr. 2003; 54: 297–307.
10. Forshee RA, Anderson PA, Storey ML. The role of beverage consumption, physical activity, sedentary behavior, and demographics on body mass index of adolescents. Int J Food Sci Nutr. 2004; 55: 463-478.
11. Melanson KJ, Angelopoulos TJ, Nguyen V, Zukley L, Lowndes J, Rippe JM. High-fructose corn syrup, energy intake, and appetite regulation. Am J Clin Nutr. 2008; 88(6):1738S-1744S.

Prof.Dr. Ömer ARİFAĞAOĞLU

Kaynak: Sızıntı Dergisi

Mutluluğa giden üç basamak; duymak, anlamak ve sevmek

Temmuz 17, 2010

Genç kadın sızlanıyordu: “Eşim ne beni duyar, ne anlar ne de sevdiğini dile getirir. Kendine ait bir dünya kurmuş orada tek başına yaşar. Sonra da bana “hiçbir şeyle mutlu olmayan karamsar kadınsın” deyip işin içinden çıkar.

Evet, evlilikte mutluluğa giden üç basamak vardır: “Duymak, anlamak sevmek.” “Duymak” insanı “anlamak” basamağına “anlamak”sa “sevmek” basamağına çıkarır.

Nasıl ki, dilsiz ve sağır bir insanın dilini bilmediğinizden duyamazsınız. Duymadığınız için de anlayamazsınız.

Eşler de birbirlerinin beklentilerini duyup cevap vermezse eşin, sürekli “beni anlamıyorsun?” diye sızlanmasına zemin hazırlar.

Böyle bir eş, eşinin sadece madde boyutunda yanında olur. Ruh boyutunda ise yalnız bırakır. Ruh dünyasının gereksinimlerini yerine getirmez. Anlaşılmadığını düşünen eş ise kendisini yalnız hisseder. Yalnızlığın başladığı evlilikte ise ciddi problemler ortaya çıkar.

Eşler birbirini çok sevse bile birbirlerinin beklentilerinin ne olduğunu anlamadıkları için “Neden beni anlamıyorsun, anlamak istemiyorsun? vb.” tartışmaları arasında sevgileri de buza keser.

Birbirlerini anladıklarında, beklentilerine cevap verdiklerinde aralarındaki tartışma kalkar. Anlayış güneşi sevgi buzunu çözmeye, anlayış ateşi sevgi aşını pişirmeye başlar.

Genelde birbiriyle anlaşamayan eşler, ayrı ayrı fert olarak mükemmel insanlardır. Fakat eş olarak bir araya geldiklerinde birbiriyle anlaşamaz hatta ayrılırlar.

Prof. Nevzat Tarhan’ın çok güzel bir tespiti var. Aileyi orkestraya benzetir. Eşlerin her biri çaldıkları enstrümanı tanır, bilir ve dilinden anlayarak çalarsa o orkestrada uyum olur. Aksi halde ortaya kulakları sağır eden bir ses çıkar. Ki böyle bir orkestranın olduğu ortamda bulunanlar orayı terk eder.

İşte ayrı ayrıyken mükemmel olan ama bir araya geldiklerinde anlaşamayan çiftler, kendilerini o orkestranın bir parçası olarak kabul etmez. Çalacağı enstrümanın diğer enstrümana uyum sağlaması gerektiğini anlamadan bildiği gibi çalar. O zaman da eşler arasında uyum olmaz. Her kafadan bir ses çıkar. Aile curcunaya döner. Ve birlik beraberlik de bozulur.

Demek ki, evlilikteki mutluluk formülü “duymak, anlamak, sevmektir”. Bu formül evlilikte “biz” duygusunu harekete getirir.

Eşler, “bizim evimiz, bizim çocuğumuz, bizim aşkımız, bizim sevinç ve kederimiz” diye düşünür.

Aksi halde eşlerin “egoları” devreye girer. “Ben seni dinlemek zorunda değilim. Çünkü ben bilirim. Ben anlarım. Ben böyleyim. Beni böyle sev” düşüncesi oluşmaya başlar.

“Ben” duygusunun hakim olduğu ailede despot bir kral ve uyulması gereken kurallar vardır. Aile bireyleri o kurallara uymak zorundadır. Uymayan anında cezalandırılır.

Eşler “biz” dediği zaman ise katı kuralların hakim olduğu despotça baskı ortadan kalkar. Paylaşım başlar. Paylaşımın olduğu yerde ise huzur, saadet ve mutluluk vardır. Çünkü “sıkıntılar paylaştıkça azalır.” “Sevinçler paylaştıkça çoğalır”.

ZAMAN

İşte stresle baş edebilmenin 52 yolu

Nisan 14, 2010

İşte stresle baş edebilmenin 52 yolu

Stres; hayat törpüsü… Mutsuzluklarımızın en temel sebebi… Peki stresle başetmenin yoları neler? İşte basit hem de eğlenceli 52 yol..

1.Sabahları 15 dakika erken kalkın. Böylece yaşanılan telaşın ve aksiliklerin yarattığı stresi azaltmış olursunuz.

2.Sabaha bir gece önceden hazır olun. Mesela kahvaltı sofrasını yada kıyafetlerinizi hazırlayın.

3.Hafızanıza bel bağlamayın. Randevularınızı, ödeme günlerinizi, önemli günleri, numaraları ve bunun gibi hatırlanması gereken bilgileri bir yere not edin.

4.Yalan söylemenize neden olacak davranışlardan kaçının.

5.Bütün anahtarlarınızın kopyasını yaptırın. Evinizin yedek anahtarını gizli bir yere saklayın (örneğin bahçeniz varsa gizli bir yere gömün) ve arabanızın yedek anahtarını anahtarlığınızın dışında örneğin cüzdanınızın içinde taşıyın.

6.Kırılmaya, bozulmaya yada yıpranmaya karşı önlem alın. Böylece arabanız, gereçleriniz, eviniz ve ilişkileriniz beklenmedik zamanlarda sizi yarı yolda bırakmaz.

7.Beklemeye hazırlıklı olun. Banka kuyruğunda beklerken bir kitap yada gazete okumak sürenin daha çabuk geçmesini sağlar.

8.Sürüncemede kalmak her zaman stress kaynağıdır. Yarın yapmak istediğiniz her şeyi bu gün yapın ve bu gün yapmak istediğiniz her şeyi şimdi yapın.

9.Geleceği planlayın. Benzin deponuzun çeyrek deponun altına inmesine izin vermeyin; faturaları ödemek, ödev yada proje hazırlamak için son dakikayı beklemeyin, vb.

10.İşe yaramayan yada bozuk bir eşya ile uğraşmayın. Eğer saatiniz, cüzdanınız, ayakkabı bağlarınız, silecekleriniz – kısaca size sürekli rahatsızlık veren her şeyi ya tamir edin yada yenisini alın.

11.Randevularınıza 15 dakika önce gidin.

12.İçinde kafein bulunduran yiyecek ve içeceklerden uzak durmaya çalışın.

13.Her zaman beklenmedik olaylara karşı plan yapın. Örneğin: Eğer randevuya gecikirseniz ne yapacaksınız gibi…

14.Kurallarınızı gevşetin. Televizyonun arkasında ki tozları almamak dünyanın sonu değil.

15.Polyana-Gücü! Her yanlış giden bir iş için en az 10 iyi bir şey oluyor. Yaşamda ki güzellikleri sayın!

16.Soru sorun. Bir dakika zaman ayırıp gideceğiniz adresi tekrar sormak size büyük zaman kazandırabilir.

17.”Hayır!” demeyi öğrenin. Ekstra projelere, istemediğiniz sosyal aktivitelere ve zamanınız olmayan davetlere hayır demek huzurlu bir yaşama kavuşmanız için önemli bir adımdır. Bunun için pratik yapmanız, kendinize saygı duymanız ve herkesin zaman zaman sakinleşebileceği yalnız kalabileceği, sessiz bir ortama ihtiyacı olduğuna inanmanız gerekir.

18.Telefonun fişini çekin. Rahatsız edilmeden uzun bir banyo almak, uyumak yada kitap okumak mı istiyorsunuz? Kısa bir süreliğini dünya ile ilişkinizi kesme cesareti gösterin.

19.”İhtiyaçlar” ınızı tercihlere dönüştürün. Temel ihtiyaçlarımız yemek, su ve kendimizi ısıtmaktan ibarettir. Geriye kalan her şey tercihtir. Dolayısıyla yaşamda ki tercihlere aşırı derecede bağlanmayın.

20.Basitleştir, basitleştir, basitleştir. . .

21.Endişeli ve kuruntulu olmayan insanlarla arkadaş olun. Hiç bir şey karamsar bir insanın duygularının bulaşıcı olması kadar etkili değildir. Kısa bir süre içinde siz de onun gibi olabilirsiniz. Bu insanlardan uzak durum.

22.Eğer işiniz uzun süre oturmanızı gerektiriyor ise arada bir ayağa kalkıp vücudunuzu esnetin.

23.Eğer sessizliğe ihtiyacınız varsa kulak pamuğu kullanın.

24.Uykunuzu alın. Eğer zamanında yatma alışkanlığınız yoksa, uyuma vaktinizi hatırlatması için alarm saatinizi kurun.

25.Kaos içinde düzen yaratın. Evinizi ve işinizi öyle bir şekilde organize edin ki neyin nerde olduğunu bilin. Eşyalarınızı yerlerine koymayı alışkanlık haline getirin böylece bir şeyleri kaybetmenin stresinden korunmuş olursunuz.

26.İnsanlar stresli olduklarında genelde kısa soluklar alırlar. Bu şekilde nefes aldığınızda vücudunuzda ki kullanılmış hava dışarı atılamaz, dokular yeterli oksijen alamaz ve kaslarda gerilme olur. Gergin bir an yaşarken soluk alış verişinize dikkat edin, eğer mide kaslarınızın gerildiğini hissederseniz ve kısa kısa yüzeysel soluk aldığınızı farkederseniz olduğunuz yerde durup vücudunuzun sakinleşmesini sağlayın. Bütün kaslarınızı gevşetin, bir iki defa derin ama yavaş soluk alıp verin.

27.Düşüncelerinizi ve duygularınızı bir günlüğe yada bir kağıt parçası üzerine yazmak (istersiniz sonra atabilirsiniz) olayları daha net olarak görmenizde yardımcı olabilir.

28.Rahatlamaya ihtiyacınız olduğunda aşağıda ki yoga egzersizini deneyin. Burnunuzdan derin bir nefes alırken sekize kadar sayın. Sonra dudaklarınızı büzerek içerdeki havayı çok yavaş bir şekilde verirken 16’ya kadar sayın. Dikkatinizi nefesinizin sesine verin ve gerginliğinizin azalmasını hissedin. Bu egzersizi 10 defa tekrarlayın.


29.Korktuğunuz olaylara karşı kendinizi hazırlayın. Örneğin: Topluluk içinde konuşmadan önce, yapacağınız her davranışı ve karşılaşabileceğiniz her tepkiyi kafanızın içinde yaşamaya çalışın. Ne giyeceğinizi düşünün, dinleyiciler neye benzeyecekler, ne tür sorular sorulacak ve bu sorulara nasıl cevap vereceksiniz gibi… Olayı nasıl yaşamak istiyor iseniz o şekilde hayal edin. Gerçek konuşma zamanı geldiğinde, her şeye hazırlıklı olduğunuzu ve heyecanlanmadığınızı farkedeceksiniz.

30.Yapılması gereken işlerin huzursuzluğu, yapmanız gereken işlere engel olmaya başlamış ise iş ortamınızda yada üstlendiğiniz görevlerde değişiklik yapma zamanı gelmiş demektir. Belki değişiklik tam ihtiyacınız olan çözümdür.

31.Konuşun. Güvendiğiniz bir arkadaşınız ile sorunları konuşmak daha net sorunlara bakmanızı saglar. Böylece sorunun çözümü üzerine konstanre olabilirsiniz.

32.Gereksiz stresten kurtulmanın bir yolu da içinde yaşadığınız çevreyi ihtiyaçlarınıza ve arzunuza göre seçmektir (İşiniz, eviniz, eğlence yeriniz vb). Eğer masa işinden nefret ediyorsanız bütün gün masa başında oturmanızı gerektirecek bir iş teklifini kabul etmeyin. Eğer politika konuşmaktan hoşlanmıyorsanız, politika konuşmaktan zevk alan insanlarla bir araya gelmeyin…

33.Günlük yaşamayı öğrenin.

34.Her gün gerçekten zevk aldığınız bir şey yapın.

35.Yaptığınız her işe bir parça sevgi katın.

36.Gerginliğinizi azaltmak için duş yada banyo alın.

37.Bir başkası için bir şeyler yapın.

38.Anlaşılmaktan çok anlamaya yoğunlaşın. Sevilmekten çok sevmeye yoğunlaşın.

39.Görünümünüzü iyileştirecek değişiklikler yapın. Güzel görünmek kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar.

40.Gününüzü gerçekçi olarak planlayın. Bir randevudan diğerine koşmayın, kendinize randevular arasında nefes almak için boşluk bırakın.

41.Daha esnek olun. Bazı işler mükemmel olmasada yapılmaya değerdir ve bazıları mükemmel olmasa da olur.

42.Kendi kendinize yönelik negatif konuşmalardan kaçının: “Bunu yapmak için çok yaşlıyım. . .,” “Bunu giymek için çok şişmanım. . .,” “Bu insan ile olmak için çok çirkinim. . .,” gibi.

43.Hafta sonunu temponuzu değiştirmek için kullanın. Eğer haftanız yavaş ve tekdüze bir iş içinde geçiyor ise, haftasonunu biraz hareket ve macera ile geçirmeye özen gösterin. Eğer hafta içinde pek çok insanla bir aradaysanız ve hızlı bir tempo ile çalışıyorsanız, haftasonunda huzur ve sakinlik içinde geçirebileceğiniz ortamlar yaratın. Eğer iş yerinde başarılı olduğunuz hissine ulaşamıyorsanız, haftasonunda zevkle yapacağınız ve başarı ile bitirebileceğiniz bir iş üzerinde çalışın.

44.Elinizden geldiğince bu günü yaşamaya çalışın. Dün ve yarın siz olmadan kendi kendilerine idare edebilirler.

45.Bir seferde bir iş yapın. Eğer bir insan ile birlikte iseniz sadece o insan ile zaman geçirin. Ne bir başka işle ne de bir başka insan ile zamanınızı bölmeyin. Eğer bir proje ile meşgul iseniz sadece projeye konsantre olun ve yapmanız gereken diğer işleri unutun.

46.Her gün kendinize yalnız kalabileceğiniz, sessizlik içinde dinlenebileceğiniz ve sakince düşünebileceğiniz bir zaman yaratın.

47.Eğer istemediğiniz bir iş yapmanız gerekiyorsa, günün erken saatlerinde bitirmeye ve kurtulmaya çalışın. Böylece günün geri kalanını endişe ve huzursuzluk içinde geçirmekten kurtulmuş olursunuz.

48.İşleri diğer insanlara yeteneklerine göre dağıtmayı öğrenin.

49.Öğle yemeği için ara vermeyi asla unutmayın. Masanızdan yada çalıştığınız alandan hem bedensel hemde zihinsel olarak uzaklaşmak için kendinize zaman yaratın. Hatta 15 dakikalığına bile.

50.Durumu daha kötüleştirebilecek bir şeyler yapmadan yada söylemeden önce değil 10 en az 1000’e kadar sayın.

51.İnsanlara ve olaylara karşı affedici olun. İçinde yaşadığımız dünyanın mükemmel olmadığı gerçeğini kabul edin.

52.Dünyaya karşı pozitif bakış açısı ile yaklaşın. Bir çok insanın elinden gelenin en iyisini yaptığına inanın.

www.internethaber.com

Sınav sabahı kahvaltı, başarmanın yarısı

Nisan 10, 2010

Beslenme uzmanları sınav öncesi adayları uyarıyor.. Sınav sabahı iyi bir kahvaltı ile güne başlayan çocuklar gerekli besin öğeleri ve enerji aldıkları için daha başarılı olur. İşte sınav stresini yenmenizi sağlayacak öneriler:

Sabah stresle beraber mide bulantısı ve iştahsızlık olması doğaldır. Bu yüzden diğer zamanlara göre daha az yemeli, miktarlar az tutularak sağlıklı besinler alınmalı. Karışık yağlı besinler sabahları önerilmez.

Sınava girecek kişilerde sınav öncesi ve sınav günü beslenmesi büyük önem taşır. Herkesin yemek alışkanlığı ve damak zevki farklı olduğundan yararlı diye bazı besinleri yemesi konusunda üzerine gidilmemeli, beslenme alışkanlıklarının dışına çıkılmamalıdır. Kişinin alışkanlığı olan, daha önce yediğinde vücutta reaksiyon vermeyen besinler alınmalıdır, besin zehirlenmeleri riski olduğu için 1 gün öncesinde dışarıda yemek yenmemelidir, yenilmesi zorunlu ise mayonez, tavuk gibi çabuk bozulabilecek gıdalardan sakınılmalı, açıkta satılan gıdalar tüketilmemelidir.

Kuru fasulye, lahana ve kızartma başarınızı gölgeleyebilir: Bir gün öncesinde gaz problemi oluşturacak kurubaklagil, lahana gibi besinlerden uzak durulmalı, kızartma, birçok besinin bir araya gelmesiyle oluşan karışık yemekler, yağlı, ağır soslu yemekler tercih edilmemeli, hafif, yağsız besinler tüketilmelidir.

Kola yerine kuşburnu: Bu dönemde çok fazla çay, kahve ve kola içmek; kalp çarpıntısına, huzursuzluğa, uykusuzluğa, korku ve endişeye sebep olur. Kolalı içecekler de bol miktarda kafein içerir. Bunların yerine C vitamini içeriği yüksek kuşburnu, papatya, adaçayı gibi bitki çayları tüketmek daha doğrudur.

Konsantrasyonunuzun artması için: Balık, ceviz, zeytinyağı, yeşil yapraklı sebzeler, kırmızı et, pekmez, maydanoz, yeşil biber, kivi, portakal, kuşburnuya mutlaka beslenmenizde yer vermeye çalışın.

Sınav sabahı kahvaltı, başarmanın yarısı

Sınav sabahı iyi bir kahvaltı ile güne başlayan çocuklar gerekli besin öğeleri ve enerji aldıkları için daha başarılı olmaktadır. Sabah stresle beraber mide bulantısı ve iştahsızlık olması doğaldır. Bu yüzden diğer zamanlara göre daha az yemeli, miktarlar az tutularak sağlıklı besinler alınmalı. Karışık yağlı besinler sabah önerilmez. En büyük hata, fazla miktarda çikolata ve basit şeker içeren tatlıların tüketimidir. Beyin kandaki şekeri tüketir, fakat basit karbonhidrat dediğimiz sofra şekeri ve bunu içeren gıdalar çikolata, tatlılar veya bisküviler kan şekerini hızla yükseltip düşürdüğü için beynin şekere olan ihtiyacını karşılamaz, aksine kan şekerinin düşmesine sebep olmasından dolayı tüketimi önerilmez. Bu yüzden beynin kan şekerini sağlayacak olan şekerler sabah tüketilecek, süt, ekmek, yulaf, meyve vb. besinlerden alınacak şekerlerdir.Sınav öncesi ve sınav sırasında basit karbonhidrat içeren tatlıların tüketimi yanlıştır.

Sınav sırasında; su, kuru meyve (kuru erik, kuru üzüm, kuru kayısı vb.), fındık, fıstık, ceviz vb. yanınızda bulundurabilirsiniz. Kan şekerlerinde dalgalanmalara sebep olacağı için şeker ve şekerli besinlere de dikkat! Yemek yedikten 3 saat sonra kan şekeri düşmeye başlar. Sınav süresi uzun olduğu için kan şekerinin düşmemesi bakımından sınav esnasında kompleks karbonhidrat içeren kepekli bisküvi, küçük sandviç, tuzlu bisküvi gibi besinler yenilmelidir.

Sınav stresini yenmenizi sağlayacak öneriler

*Güne sıkı bir kahvaltı ile başlayın.

*Gün içinde 2-3 saatte bir 5-6 öğün beslenin.

*Kafein içeren içecek ve yiyecekler ile kolalı içecekler, kahve, çikolatadan mümkün olduğu kadar uzak durun.

*Aşırı tuz ve şeker içeren gıdaları dikkatli tüketmeye çalışın.

*Gaz yapıcı özelliği olan yiyeceklere dikkat edin (kurubaklagiller, asitli içecekler vb.).

*İçeriğini bilmediğiniz yiyecek ve içeceklerden uzak durun ve mümkün olduğunca dışarıdan yemek yememeye gayret edin.

*Açık havada hoşlandığınız spor ve aktiviteleri yapın.

*Mutluluk hormonunu artıran besinler

*Tam buğday ekmeği, bulgur pilavı, kepekli makarna, tam buğday unundan yapılmış kekler vb. (Ölçülü olmak kaydı ile).

*Süt, yoğurt, ayran, peynir vb.

*Muz tüketmeye gayret edin.

Örnek kahvaltı

*1 bardak meyve suyu (taze sıkılmış tercih edilir)

*1 dilim peynir

*1 yumurta (haşlanmış veya yağsız tavada omlet)

*1 tam ceviz veya 5-6 badem

*4-5 adet zeytin

*1 tatlı kaşığı pekmez

*1-2 dilim tam buğday ekmeği

*1 kivi veya 5-6 çilek veya 1 yemek kaşığı kuru üzüm

*Domates, salatalık

Kaynak: Haber7

Şefkat Nedir ?

Ocak 20, 2010

Şefkat Nedir ?

Anne ve Şefkat

Anne ve Şefkat

Sevmek bazan uhuvvet(kardeşlik), bazan aşk, bazan da şefkat kıllığına girer. Sevgi çeşitlerı arasında en ulvisi şüphesiz şefkattır. Şefkati tanımı itibarıyle diğer sevgi çeşitlerinden ayıran temel özellik karşılıksız oluşu ve merhamet boyutunu kuşanmış olmasıdır. Şefkat çok yüksek bir duygusal karater gerektirir. Şefkat hissedişinin zirvesinde olan insan da bu hissedişi yüzünden ya dünyanin en mesut insani olur ya da hayatı ve yaşamayı kendısıne zehir eder.Sevgi merkezli hislerin vücudun biokimyasal yapısında yaptığı değişikleri ortaya çıkarmaya dönük bir yığın araştırma yapılmış; dar anlamda beşeri sevginin, güven duygusunu artıran endorfin hormonu salgısını çoğalttığı, yüksek heyecan ve sevince yol açan emphetamin salgısını körüklediği gözlenmiştir. Los Angeles Psikiyatri Estitüsünden Mark Gaulstan’a göre, gerçek sevgi endorfin hormonuyla teessüs etmekte, hakiki Şefkat belirmekte, bu işte özellikle örnek olarak anne-çocuk ilişkilerinin Şefkat merkezli şekillenmesinde Oxytocin maddesinin geliştirdiği “bağlılık ve sokulma” duygusunun büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır.(Hürriyet, 9.2.1993)

Mutluluk hissedişlerinin cismani bedende endorfin,emhetamin, Oxytocin gibi maddelerin salgılanmasıyla temsil edildikleri gerçek olmakla birlikte bu tür hissedişlerin temelde ruhi yönelimlerle yönetildiklerine ancak dışarıdan oluşturulan harici etki (hormon enjeksiyonu gibi) yoluyla da gerçekleşebileceği söylenebilir.

Sevgi temel başlığı altında uhuvvet, aşk, Şefkat gibi sevginin farklı boyutlarda şekillenmelerinden söz ettik. Boyutu ne olursa olsun, Bediuzzaman’ın da ifade ettiği gibi, sevgi kaynağını “kemal, lezzet ve menfaat” unsurlarından birlikte ya da tek tek alır.

Bu realiteden hareketle örneğin aşk ve Şefkati karşılaştırdığımızda aşkın birçok sınırlandırıcıyla karşılaştığını görürüz. Karşılık isteyen aşkta “lezzet ve menfaat” unsurları devamlılık ve şiddetlenme açısından ön plana çıkarlar. Bu iki unsurun yokluğu ya da eksikliği aşkın ölüm fermanını hazırlar. Bu yüzden uzun sürebilen özel sevgilerin temel kaynağı aşk değil Şefkattir. Çünkü aşık ya muhatabından beklediği “lezzet ve menfaat” boyutlu karşılığı görememekte ya da bu karşılık kendi hissedişine en azından denk gelememektedir. Oysa Şefkat hissedişinde karşılık beklenmemesi bu iki sınırlandırıcıdan gelebilecek her türlü engeli aşar. Öte landan Şefkatte “merhamet” unsurunun da mevcut olması onun sahibini başka hiçbir hissedişin yükseltemeyeceği mutluluk zirvelerine tırmandırır.

Acaba kendilerini çocuklarına duydukları şefkaatte kaybeden annelerin tattıkları mutluluk hissedişinden daha yükseklere tırmanabilenler var mıdır? Beşeri ilişkiler çerçevesinde yoktur şüphesiz. Ancak insan Şefkati sadece anne-çocuk ilişkisiyle sınırlayarak hayatı boyunca muhtaç olduğu yüksek huzurdan mahrum olmamalıdır. Çünkü 80 yaşında ihtiyarlardan 8 günlük bebeklere kadar bütün insanlar Şefkat edilmeye muhtaçtırlar ve Rablerinin engin Şefkati altında karşılıksız korunurlar.

Buraya kadar yapılan açıklamaları bir yana bırakarak Şefkatin maddi ve manevi neticelerinden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz.

1.Şefkatten gelen mutluluk hissedişinin insan bünyesinin bio-kimyasal yapısında oluşturduğu sinirsel ortamda gerilimlerin yokluğu neticesinde stres mekanizmasnın devre dışı kalması dolaysıyla düşünce blokajının engellenmesi, hafıza netliği, sistemleri sağlam çalışan bir vücut ve daha birbiriyle dolaylı yollarla bağlantılı birçok maddi netice ortaya çıkar.

2.Şefkat sadece vermektir.Mutluluk üzerinde yazılan bütün kitaplar veren olmanın getirdği güven ve saadeti çok işlerler. Neden dostunuza hediye aldığınızda, midesi ağrıyan bir hastayı sevindirdiiğinizde muhtaç bir dilenciye yardım ettiğinizde mutlu olursunuz? İşte Şefkat (yani vermek) bu duyğunun derecesiyle orantılı olarak insanı sevinçlere boğar. Ancak Şefkatin diğer bütün vermeklerden farkı hem Şefkat edende hem de Şefkat edilende güven duygusunu tesis etmesidir. Diğer vermek türlerinde “acaba karşılığında ne istiyor veya ne vermm gerekir” gibi bir endişe ve arayış her zaman vardır.

3.Şefkati ustün kılan bir başka özellik te karşılıksız olduğu için, diğer sevgi türlerinde olduğu gibi, karşılık verilmemesi ya da karşılığın eksik olmasından doğabilecek har türlü tatmensizlik faktöründen, engelleyiciden sıyrılabilmesidir. Aşık olan kişi bu engelleyiciler yüzünden birgün mahbubunu öldürebilir bile. Ama Şefkatle seven sevdiğinin Şefkate zerre kadar liyakati olmasa bile tırnağının dahi incinmesine razı olmaz. Adeta şartlar zorlarsa “Ben ızdırabımdan ölmeye razıyım. Ona birşey olmasın” der.

4.Şefkat, Şefkat duyulanlarda şiddetli bir güvenme ve sığınma iştiyakı körükler. Çoçuk en büyük mutlluğu Şefkatli annesinin kucağında tadar. Herhalde siz de seze Şefkatle seven büyüklerinizin etrafında heyecanla pervane oldunuz.. Bunun ne kadar güven verdiğini bilirsiniz. Şefkatın ailevi ve sosyal birlikteliğin ya da manevi anlamda cemaatleşme ve cemiyetleşmenin en etkili harcı olduğu rahatlıkla anlaşılabilir.

5. Bir Fransız atasözü “İnsan her zaman çocuktur” der. Her zaman çocuk olan, en kendine güvenen katı yürekli insan bu raliteyi inkar etmemeli. İnsan Şefkate muhtaçtır. Şefkatten mahrum oluş yüzünden sosyal hayatta ard arda yükselen canavarlıkları biliyorsunuz. Dolaysıyla Şefkat sosyal bir teskiniyet vasıtasıdır da.

Bu ve benzeri yüksek neticeleri geliştirebilmeye müstaid olan Şefkat hatalı kullanıldığında ise ne yazık ki aşktan da uhuvvetten dekalleş ve kahredici olur. Şefkatin yanlış kullanımı hakkında Bediuzzaman “Şefkat acz yüzünden belalı bir hırkat olur” Yani sahibini ateşler içerisinde yakar, der. Şefkat Allah’a iman ve itimadı olmayan, ahırete inanmayan ya da merhameti Allah’ın merhametinden ileri ve öne süren insan için kahredicidir. Böyle bir Şefkat sahibi erir, solar, tükenir, biter, yok olur.

Şefkatli insanların hayatı Şefkat kabiliyetini yeterince inkişaf ettirmemiş insanlar kadar basit değildir. Onlan kendilerini mutluluğun zirvesine tırmandıracak bir kapıyı önlerinde açık tutarlar ama hayatlarını zehir edecek tehlikelerle de boğuşmak zorundadırlar. İnsanlar tercihlerinde hürdürler.


Muhammed Bozdağ

Grip olanlara altın öneri

Aralık 5, 2009

Adana İl Sağlık Müdürü Dr. Aytekin Kemik, grip riski bulunan vatandaşların hastanelerin acil servislerinden önce aile hekimlerine başvurmalarını istedi.

Kemik, “Domuz gribine karşı her türlü önlemleri alıyoruz. Aile Sağlığı Merkezleri akşam saat 20.00′ye kadar açık tutuyoruz. Hastane acil servislerimize doktor ve sağlık çalışanı takviyesi yaptık.” dedi.

Adana’da öncelikle sağlık çalışanları ve hacı adaylarının domuz gribine karşı aşılandığını hatırlatan Kemik, Sağlık Bakanlığı’nın belirlediği risk grupların da aşılama çalışmalarının devam ettiğini söyledi.

Adana’da 10 bin 500 sağlık çalışanı ile 7 bin 200′ü hacı adayının domuz gribine karşı aşılandığını kaydeden Kemik, hafta başından bu yana 0-5 yaş grubundaki çocuklar ile risk grubundaki hastaların da aşılandığını dile getirdi.

Vatandaşların paniğe kapılmalarına ve hastanelerin acil servislerine akın etmemelerine gerek olmadığını vurgulayan Dr. Aytekin Kemik, vatandaşların özellikle temizlik kurallarına her zamankinden daha fazla dikkat etmesini istedi.

Hastalıkta ilk olarak aile hekimlerine müracaat edilmesi uyarısında bulunan Kemik, “Adana’da 136 Aile Sağlığı Merkezimiz var. Tamamı akşam 20.00′ye kadar açık. Hastanelerimizin acil servislerinde de önlemlerimizi aldık. Acil servislerimize yoğun başvuru var. Bu yığılmayı önlememiz gerekiyor. Bunun yolu da aile hekimlerimiz. Aile hekimlerimiz gerekli gördüğü hastalarını hastanelerimize sevk ediyor. Yatması gereken hastalarımız yatırılarak tedavi ediliyor.” diye konuştu.

Sağlık Müdürü Dr. Aytekin Kemik, Türkiye genelinde 5 domuz gribi laboratuarı bulunduğunu bunlardan birinin de Adana’da faaliyet gösterdiğini belirtti. Adana’da 49 kişinin domuz gribi şüphesiyle yatırılarak tedavi edildiğini, bunlardan 15′inin yoğun bakımda tedavi gördüğünü ifade eden Dr. Aytekin Kemik, “Hastaneye veya aile sağlığı merkezlerine başvuran herkesten tahlil için örnek almıyoruz. Uzmanlarımız gerekli gördüğü hastalarının örneklerini alıyor ve sonuçları aynı gün öğrenebiliyoruz.” şeklinde konuştu.

Kemik, “Benim 2 çocuğum var. İkisi de domuz gribine yakalandı. Biri çok ağır atlattı. Eşim şeker hastası. Risk grubunda olduğu için aşısını yaptırdı. Aşı, hastalığın sigortasıdır. Ya aşı olacağız ya da hasta olacağız. Kimseye zorlamamız yok. Domuz gribini en az hasarla atlatabilmek için önlemlerimiz devam ediyor.” açıklamasını yaptı.

(CİHAN)

Kaynak:  zaman.com.tr

Gençlerde Depresyon…

Aralık 5, 2009

70’li yılların sonlarıydı ve aslında hiç kimse bilmiyordu. O yıllarda tıp çevreleri gençlerin veya çocukların depresyonda olabileceklerine inanmıyordu. Neyse ki artık bu görüş değişti. Fakat hala klinik depresyon konusunda birçok yanlış inanış var ve bu yüzden de gençler bazen depresyonda olduklarını bilmediklerinden, bazen de yardıma ulaşamadıkları için tedavi olamıyorlar.”

Depresyondayken neler hissedersiniz?

·  Hep mutsuzsunuz
·  Ya çok heyecanlı ya da donuksunuzdur
·  Her şey ümitsiz gelir
·  Suçluluk duyarsınız
·  Sebebi bilinmez bir sürü fiziksel şikayetiniz vardır  -durduk yerde karnınız veya başınız ağrır ya da göğsünüz sıkışır
·  Gerginsinizdir
·  Herkes ve her şey sizi sinir eder
·  Piliniz bitmiş gibidir, kendinizi hep yorgun hissedersiniz
· Huzursuz ve kıpır kıpır olursunuz
·  Dikkatinizi hiç bir yere toplayamazsınız
· Ölüm ya da intihar hakkında uzun uzun düşünürsünüz

Hayatınızı Nasıl Etkiliyebilir?

·  Notlarınız düşer
·  Ya sürekli uyursunuz ya da bir türlü uyuyamazsınız
·  Kilo alabilir veya kilo verebilirsiniz
·  Artık canınız arkadaşlarınızla birlikte olmak istemez
·  Eskiden sevdiğiniz şeyleri canınız istememeye başlar
·  Durduk yerde ağlamaya başlarsınız

Anneme Babama Nasıl Anlatacağım?

Anne babanızın dengeli insanlar olduğunu, sizi sevdiklerini ve sizin için her şeyin en iyisini istediklerini varsayalım önce. Ama yine de bilmeden yardım almanızı zorlaştırabilirler. “Bu kadar bunalacak neyin var ki?” diyebilirler ya da bu duygularınızın gençlik çağında normal, büyümenin bir parçası olduğunu savunabilirler. Burada iki etken devreye girer. Birincisi inkar. Hiç bir anne – baba çocuğunun bir sorunu olduğuna inanmak istemez. Üstelik bir de ruh sağlığ gibi tabuya yakın konularda asla! Küçükken düşüp diziniz kanadığında ayağınıza bir bant yapıştırıp, sorunu halledebilirler.Ancak halledemiyecekleri bir sorunla karşı karşıya geldiklerinde, size bakma konusunda kendilerini yetersiz hissettikleri için, kendilerini suçlu hissedebilir ve hiçbir şey yokmuş gibi davranmaya çalışabilirler. İkinci etken ise anne – babanın bilgisizliğidir. Bu konuda tek bilgisiz olan sizin anne babanız değil. ABD’de yapılan bir kamuoyu araştırmasında yetişkinlerin yüzdae 70’den fazlası depresyondaki insanların bütün yapması gerekenin, kendine çeki düzen vermek olduğunu ve her şeyin kolayca çözüleceğine inandığını söylemiş. Bilgisiz oldukları için suçlu değiller. Sadece biraz eğitilmeleri gerek. Büyük olasılıkla onlara biraz bilgi verdiğiniz taktirde sizin yardım görmeniz için gerekeni yapacaklardır.

Tabii anne babanız bu kategoride olmayabilir. Kendileriyle fazlasıyla meşgul olabilirler. Alkolizm gibi kendi problemleri olabilir, hatta sizi hırpalıyor bile olabilirler. Bu durumda sizin güçlü olmanız ve kendi başınıza yardım aramanız gerekir. En ihtiyacınız olduğu anda anne – babanızın yanınızda olmayışı, işleri daha da zorlaştırır. Fakat bu durumda büyük olasılıkla zaten kendi işinizi kendiniz görmeye alışkınsınızdır. Depresyondaysanız, olumlu herhangi bir şey yapabilmek çok güçtür. Ancak yardım almak zorundasınız. Bu durumun hayatınızı mahvetmesine izin veremezsiniz.

Eğer size yardım edebilecek hiçbir erişkin yoksa, doğruca bildiğiniz, tanıdığınız bir doktora gidip, onun size bir psikiyatrist önermesini isteyin. Bir sağlık ocağına ulaşın. Burada yardım almanız her şeyden önemlidir. Hiçbir şeyin buna engel olmasına izin vermeyin

Nasıl Yardım Alabilirim?

Anne – babanız birinci kategoridekilerden ise, büyük olasılıkla onlara, kendinizde depresyon belirtileri olduğunu ve bir doktora görünerek bir psikiyatriste gitmek istediğinizi söylemek yeterli olur. Depresyon hakkında edineceğiniz bilgileri onlarla paylaşır ve onları eğitirseniz, inkar etme sürecini ve itirazlarını oldukça kolay atlatabilirsiniz. Onlar gerçekten sizin için her şeyin en iyisini isterler ve büyük olasılıkla sizdeki değişikliklerin de farkındadırlar.

Eğer anne babanız ikinci kategoriden ise, iki seçeneğiniz var. Birinci seçenek, sizi anlayacak ve anne babanızı yardıma ihtiyacınız olduğuna ikna edecek bir büyükten destek istemek. Bu kişi aileden biri, sevdiğiniz bir öğretmeniniz ya da anne babanızın bir arkadaşı olabilir. Gerekirse bu kişiyi depresyon hakkında bilgilendirebilir ve anne babanızla konuşmasını isteyebilirsiniz.

Bu metin, ABD Sağlık Bakanlığı tarafından orta okul ve liselere dağıtılan rehberin çevirisidir.

Arkadaşınız depresyondaysa;

Genç olmak kolay değildir. Okul yılları komplike ve zor olabilir. Bazen aslında kim olduğumuzu, ileride nasıl biri olacağımızı, yapmak zorunda olduğumuz bir sürü seçimin doğru seçimler olup olmadığını kestirmek güç gelebilir.

Çevremizdeki değişimler ve baskılar bizi zaman zaman bunaltabilirler. Bu yüzden de ara sıra kendimizin veya bir arkadaşımızın “bunalmış”, “deprese” ya da morali bozuk olması çok doğaldır. Ama ya bir arkadaşınızın bu “bunalmış” ya da “bezgin” hali haftalarca sürer ve ilişkinizi etkilemeye başlarsa? Eğer bu durumda olan bir arkadaşınız varsa, depresyonda olabilir. Arkadaş olarak ona yardım edebilirsiniz.

Organon’un katkılarıyla

Kaynak: www.yetenek.com

“Yüz Kızarıklığı…”

Kasım 21, 2009

Sevgili Ziyaretçilerimiz !

www.YuzKizarikligi.Wordpress.com

Yukarıdaki adresini yazmış olduğum blog ( kişisel website ); Yüz Kızarıklığı, Utanma, Sıkılma, Mahcup Olma, Korku, Heyacan vb rahatsızlıkları olan kişilere faydalı olabilmek adına hazırlanmıştır.

Bu rahatsızlıklar içerisinde en önemlisi ve bizleri en çok etkisi altına alan “Yüz Kızarıklığı”.

Şunu bilmenizde fayda varki;  Ben bir doktor değilim ama bu rahatsızlıkların üzerine konuşabilmek fikir beyan edebilmek içinde doktor olmam gerekmiyor. Bu rahatsızlıkları bizzat kendim yaşayan birisi olarak sanırım sizleri en iyi anlayan ben olacağım. “Dertlinin halinden derdi onlar anlarmış

Bu rahatsızlıklardan kurtulmak isteyenlere en güzel çözüm yöntemlerini önereceğim inşallah. Uygulamalarını yapanlar muhakkak sonuç alacaklardır. Ben bu rahatsızlıklardan % 90 oranında kutuldum. Hatta insanlarla konuşmayı, seminerler yapmayı, radyo yayını yapmayı seven birisi olarak hayata mutluluk saçıyorum.

“Yüz kızarıklığınız” kalıcı olan bir durum ise, yani sürekli kızarıklık varsa (heyecan ve stresle değişmeyen, geçmeyen) bir kızarıklık ise mutlaka bir uzmana danışınız. Bizim önerilirimiz kalıcı olmayan ani bir durumda ortaya çıkan “yüz kızarıklıkları” için biz çözüm olabilir.

Önermiş olduğum tedavi yöntemleri tamamen doğal.  Zaten bu şekildeki rahatsızlıklar ani olan psikolojik durumlardır. İlaçla, Ameliyatla tedavi olma arayışlarından önce muhakkak “beyin gücünü” kullanarak kendimizi tedavi etme yollarını aramalıyız.

Şimdi Sloganımızı Belirleyelim; “Ah şu yüz kızarıklığı, Bittin Artık”

www.YuzKizarikligi.Wordpress.com

Bundan sonra kızarık bir yüz değil herkese sevinç ve neşe sunan bir  yüzünüz olmanız Temennisi ile…

www.YuzKizarikligi.Wordpress.com

Yüz Kızarıklığı

Yüz Kızarıklığı

Bu yazı içeriği ” www.dusunvebasar.com ” sitesine aittir. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.

Mutluluk Reçetesi

Eylül 25, 2009

Bilim adamları, mutlulukla insanın alın yazısı arasında ilişki olmadığını savunuyorlar. Bilim adamlarına göre mutluluk, öğrenilebilir.

Bir başka deyişle mutlu olmak için lotodan çıkacak milyarlara ya da genlere ihtiyaç yok. İsteyen herkes mutluluğu bulabilir. Dokunarak, gevşeyerek ve hatta stres halinde mutluluğu bulmak mümkün.

Alman Bunte Dergisi’nin son sayısında Alman uzman Wilhelm Schmid-Bode’nin mutluluk reçetesi açıklandı:
ÇOCUKLAR …!!!!
Bütün anketlerde aynı sonuç çıkıyor. Bir insan için en büyük mutluluk çocuguyla birlikte olmak. Böylelikle dünyayı    çocuk gözleriyle algılamak için ikinci bir şans elde ediyoruz. Daha mutlu, daha heyecanlı, sinirsiz ve pespembe. Bol, bol çocuklarla oynayın ilgilenin.

KIRMIZI BİBER
Acı kırmızı biber, önce insanda cehennem duygusu uyandırır. Ancak hemen arkasından ödülü gelir. Biberdeki ”Capsacin” adli madde, damakta endorfin salgılanmasına yol açar. Endorfin acıları dindirir ve
insanı mutlu kılar. Bol acılı yiyen Asyalılar bunun için mutludur.

GÜNLÜK TUTMAK
İnsanın gerçek mutluluğu dışarıda değil, iç dünyasındadır. Günlük tutmak, insanin pusulası olabilir. Basımızdan geçen olaylar arasında
mutlu anıları özellikle vurgulayarak kağıda dökersek, bunları kalıcı kılmış oluruz.

JOGGING
Açık havada koşu yapmak ya da sıkı bir yürüyüş, mutluluk hormonu serotonin salgılanmasını sağlıyor. Bulduğunuz her fırsatta temiz havada koşu ya da yürüyüş yapın.

MEDİTASYON
Gevşeme teknikleri insanin ruhundaki sıkıntıları atar. Gevşemiş bir insan yasadığı anin tadını çıkarır, çevresinde küçük mutluluklar bulabilir.

EVCİL HAYVAN
Kus, kedi, köpek ya da balık… Ev hayvanlarıyla uğrasan insanların çok daha mutlu ve sağlıklı yasadığı bilimsel bir gerçek. ev hayvanları, gün içinde nice küçük mutluluklar tattırırlar insana

EV İŞLERİ
İnanılır gibi değil ama gerçek: Erkeklerin yüzde 12′si, yemek pişirip ütü yaparak, ev temizleyerek mutlu olduğunu söylüyor. İşin çok daha iyi yani, erkekler is yaptığı zaman kadınlar da mutlu   oluyor.

GÜLMEK
Her şeyi ciddiye alanlar bastan kaybediyor. Gülmek, gülümsemek ve mizah insanı sağlıklı ve mutlu yapıyor. Bir kahkaha, bin porsiyona bedeldir sözü kesinlikle doğru.

ÇİKOLATA
Bir parça yemek yeterli, mutluluk hormonu ”serotonin” anında beyinde dolaşıma çıkıyor. Çikolatanın içerdiği ”penilatilamin” insanı bulutlara çıkarıyor.

MUZ
Kendinizi güçsüz ve sinirli mi hissediyorsunuz, hemen bir muz yiyin.
Magnezyum ve kalsiyum içeren bu meyve strese karşı birebir. O da mutluluk hormonu serotonini kışkırtıyor.

DOSTLUK
Almanya’da yapılan araştırmalara göre insanların  yüzde 45′i kendini arkadaşıyla mutlu hissediyor. Dostluğun en önemli belirtileri, karşılıklı güven ve birbirini dinleme yeteneği.

MOR RENK
Mor renk insani neden mutlu yapar? Renk araştırmacıları bu soruya su cevabı veriyor: Kırmızı insanı aktif yapar, mavi dinlendirir. Kırmızı ve mavinin karışımı olan mor ise insan ruhunu dengeye kavuşturur.

ÇİÇEKLER
Doğaya saygı gösteren insanlar, küçük şeylerle mutlu olmayı da bilir. Araştırmalara göre çiçek, insanin mutluluk düzeyini yüzde 100 oranında artırıyor.

Cep Telefonunun Zararları

Eylül 17, 2009

Her an her yerde sevdiklerimize ulaşabilmenin en önemli araçlarından biri olan cep telefonunun yararlarından çok zararları olduğu aşikar. Nedir bu zararlar!…

1960’larda, sigaranın sadece öksürüğe sebep olduğu söyleniyordu. Bugün artık çok iyi biliyoruz ki, kanserin baş etkenlerinden biri.

Veriler gösteriyor ki abone başına aylık ortalama kullanım dakikası verileri (MoU) incelendiğinde, 2009’un ilk üç ayında 2008’in aynı dilimine göre hayli artmış. Anlayacağınız ceple yatıp ceple kalkmışız. Artış yüzdeleri Turkcell’de 45, Vodafone’da 13,7, Avea’da ise 8. Bir ayda Turkcell’li 107.1 dakika, Vodafone’lu 141 dakika, Avea’lı ise 188 dakika konuşmuş. Tabii bu sayılar ortalama. Günde yarım ya da bir saat konuşanlar var. Konuşma alışkanlığının yanı sıra teknolojiyi takipte de, kelimenin tam anlamıyla, ‘cep telefonu’ müptelasıyız. Ortalama cihaz yenileme süresi Avrupa’da 2 yıl iken, Türkiye’de 11 ay.

Her an ve her yerde ulaşılmayı sağlayan bu teknolojik ürün dünya genelinde büyük ilgi görüyor. Uluslararası araştırma şirketlerinden IDC’nin çalışması bunu doğruluyor. Geçen yılın ocak, şubat ve mart aylarında 290 milyon cep telefonu satılmış. Bu yılki satış global ekonomik krizin tesiriyle 244 milyona gerilemiş.

Dünya Telekomünikasyon Birliği (ITU), bu yılbaşı cep abone sayısının 4 milyarı geçeceğini duyurmuştu. Mobil telefon daha ziyade gençler arasında revaçta. Türkiye’de Turkcell’in 36,4, Vodafone’un 15,5 ve Avea’nın 12,6 milyon abonesi var. Avrupa’nın en genç nüfusuna sahibiz. Bu durum, cep telefonunun sağlığa zararında ülkemiz için yadsınamaz bir dezavantaj oluşturuyor.

Tehlikeyi Kim Örtüyor?

‘Elektromanyetik dalgaların insanda yol açtığı tahribatın açık bir dille ortaya konulmamasında teknoloji firmalarının baskıları ne derece etkin?’ sorusunun muhatapları, elbette ki hükûmetler. Birkaç dikkat çekici bilgiyle başlayalım. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC), cep telefonları ve baz istasyonlarının yaydığı radyo dalgalarının meydana getirdiği elektromanyetik alanları, muhtemel kanserojen içeren 2-B grubuna dahil etti.

İngiltere Radyolojik Koruma Kurulu da, cep telefonunun bilhassa küçük çocuklarda tümör riski doğurduğunu bildirdi. Çok yeni ve geniş çaplı araştırma sonuçları gerçekten vahim.

ABD’li ve Danimarkalı bilim adamları 1990’ların sonunda dünyaya merhaba diyen 13 bin 159 çocuğu inceliyor. Belirliyorlar ki; hamileyken günde 2-3 defa cep telefonu kullananlarda, davranış bozukluğu yaşayan çocuk ihtimali yüzde 54 yükseliyor. Risk, çocuk ceple 7 yaşından evvel tanışırsa yüzde 80’lere fırlıyor. Bu annelerin çocuklarının karşı karşıya bulunduğu diğer risk yüzdeleri; hiperaktivitede 35, duygusal ve psikolojik problem yaşamada 25, arkadaşlarıyla sıkıntılı iletişim kurmada 34 ve çevresiyle uyum bozukluğunda 49 çoğalıyor.

Cebin sağlığa verdiği zararda ana unsur cihazın kullanım süresi ve kullanırken vücuda yakınlığı. Cep telefonu üreticileri ve onları destekleyen araştırmacılar maalesef bu kriterleri önemsemiyor. Radyo frekans dalgaları ve elektromanyetik alan iki türlü. İlki iyonlaştırıcı, ikincisi iyonlaştırıcısız.

Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirurji Klinik Şefi Doç. Dr. İlhan Elmacı, cep telefonu kaynaklı dalga ve alanların iyonlaştırıcısızlığına sığınıldığının ve bu yüzden sağlığa zarar öngörülmediğinin altını çiziyor. Oysa gerçek sanıldığının tersine. Amerikan Ulusal Sağlık Örgütü’nün yayınlarını tarayan Doç. Dr. Elmacı, ‘mobil phone – brain’ (cep telefonu ve beyin) konulu 293 yayınla karşılaşıyor. 20’si 2009 tarihli. Yayınların çoğu, insan sağlığına maksimum değer atfeden Kuzey Avrupa ülkeleri ile Japonya’dan. “Bu alandaki araştırmalarda ciddi bir yoğunlaşma var” diyen Doç. Elmacı, şu ana kadarki çalışmalarda varılan sonucu şöyle özetliyor:

“10 yıl süreyle aynı el ve kulağını kullanarak cep telefonuyla konuşan kişide glial (beynin kendi hücrelerinden köken alan) beyin tümörü ve işitme siniri kökenli tümör oluşma ihtimali yüzde 30 artmaktadır.” Süredeki eşik 10 yıl, başka bir söyleyişle 2 bin saat. Zaten günde yarım saat cepten konuşan bir kişi yaklaşık 10 yılda saat limitini dolduruyor. GSM operatörlerinin ‘sınırsız konuş’ kampanyalarıyla olayın hangi boyutlara ulaştığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Kaba bir hesapla, günde 1 saatlik görüşme, tehlikenin kapıyı çalacağı yıl limitini 5’e indiriyor.

Çevreye dağılan radyasyon cep telefonu çaldığında ve aranan numaranın bağlandığı anlarda yoğunlaşıyor. Telefonun kulak mesafesindeki hayatiyet derecesi, konuşma süresindekini aratmıyor. Ha bir inç (1 inç 2,54 cm), ha 8 inç dememek gerekiyor. Telefondaki çağrıyı onayladıktan ya da karşıya bağlandıktan bir iki saniye sonra kulağı cihaza yaklaştırmak da sağlık açısından göz ardı edilemez bir tedbir.

Çocukları Cepten Uzak Tutun

Doç. Dr. Elmacı’nın anlattığı bir ayrıntı, aynı zamanda biraz ürkütücü. Beynimiz yaratılıştan koruma altında. ‘Kan beyin bariyeri’ sayesinde her mikrop beyne geçemiyor. Bazı deney hayvanları üzerinde bu nüans irdelenmiş. Fareler bir hafta boyunca günde ikişer saat elektromanyetik alana bırakıldığında, koruyucu bariyerin bozulduğu; durumun, hayvanlarda baş ağrısı ve ateşlenme yaptığı belirlenmiş.

Elmacı, araştırmaların, “cep telefonu sigaradan daha tehlikedir”, “çocuk elindeki cep telefonunu hemen bırak” netliği kazandığını söylüyor.

Niçin çocuklar? Cevabı, Hayykitap’ın yayınladığı ‘Tehlikeli Oyuncak’ adlı eserin yazarlarından Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Şeker’den öğreniyoruz. Cep görüşmesinde radyasyonun yüzde 40-50’si kulak bölgesiyle kafatasını çevreliyor. Artanı geriye dönüyor. Ama çocukların kafatasları yetişkinlere nazaran bir hayli ince. Radyasyon çocuktaki beynin tümünü etkiliyor. Öte yandan gelişim çağındayken, vücuttaki her mekanizma etkilenmeye müsait.

Şeker, “Fizikte rezonans denen bir olay vardır. Çocukların ölçüleri ile cep telefonu dalgaları birbirine çok yakındır. O nedenle çocuklar büyüklerden çok daha fazla enerjiye maruz kalırlar.” diyor. Medya çalışanları ve havaalanı radar görevlilerinin sık sık baş ağrısından yakınmalarının ardındaki gerçek de, elektromanyetik ortam imiş.

Domates Bile Büzülüyor

Şeker ilginç bir anekdot aktarıyor. Rusya’daki ABD elçiliğine Ruslar bilgi kotarmak gayesiyle epey bir müddet elektromanyetik şok uyguluyor. Amerikalılar olayı fark etmesine rağmen ‘zararsızdır’ düşüncesiyle aldırmıyor. 30 yılda dört elçiden üçü kanserden ölünce, elçilik Doğu Almanya’nın Bonn şehrine taşınıyor.

Fransa’nın Clerment Ferrand Üniversitesi’ndeki cep telefonu deneyi de çok ilgi çekici. Le Parisien Gazetesi’nin manşetten duyurduğu deneyde, 10 dakika çalışan bir telefonun yanında duran domatesler yüksek oranda stres hormonu salgılıyor. 6 saat bittiğinde ezilip büzüşerek kendiliğinden parçalanıyor.

Sakarya Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çerezci’nin cep araştırmasında, ‘biyokimyasal reaksiyon’ ve ‘psikolojik bozukluk’ sonuçlarıyla karşılaşıldı. Cep başta konsantrasyonu ters yüz ediyordu. Sinirlilik, uyku düzensizliği, huysuzluk ve bitkinlik hâlleri sebebiyle yaşam kalitesi düşüyordu.

Dünyaca tanınan çok ödüllü beyin cerrahlarından Dr. Vini Gautam Krurana, cep telefonu hakkında yüzü aşkın araştırma ve incelemeye imza atmanın tecrübesiyle, kesinlikle bu cihazdan uzak durulmasını tavsiye ediyor. Önümüzdeki 10-15 yılda bu cihazdan dolayı ölen insan sayısında olağanüstü artışlar kaydedileceğini ileri süren uzman; cihazın sağlığı sigara, hatta asbestten dahi fazla zarara uğrattığını ifade ediyor. Krurana’ya göre, mutlaka bir gün cep telefonlarının üzerine de ‘sağlığa zararladır’ ibaresi yazılacak.

ABD’de şişmanlık 15-20 yıl önce müstakil hastalık kapsamında görülmüyordu. Bazı hastalıkların sonucu zannediliyordu obezite. Bugün çok iyi biliniyor ki, ülke sosyal güvenlik sistemlerini çökerten hastalıkların sebebi aynı zamanda. Şeker, kalp-damar ve hipertansiyon hastalıklarıyla kader arkadaşı… Tartışılan teknoloji harikaları arasına kablosuz internet ‘Wireles Fidelity’ (Wi-Fi) katıldı son aylarda. Fransa, okul ve kütüphanelerde yasakladı. İngiltere’de her an böyle bir karar yürürlüğe girebilir. Avusturya’da da bu yönde kamuoyu oluşmakta. Kablosuz interneti bir şehrin geneline yayan sistemlerin (WiMax) kurulması da tartışılıyor öte yandan.

Aslında cep telefonu yakın tutulan her organı sağlıksızlaştırıyor. İşin açıkçası cebimizde baz istasyonu taşıyoruz. Genellikle kulak ve beyne yaklaştırıldığından bu organlarda gelişen zararlar öne çıkıyor. Dünyaca meşhur beyin cerrahımız Prof. Dr. Gazi Yaşargil’in cep telefonu kullanmayı hiç tercih etmediği bilgisini dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Üstelik yakın çevresine telkin ediyor bunu. İnsanlık acaba sigaradaki acı sonucun bir benzerini cepte de görmek için onlarca yıl bekleyecek mi? Genç Türkiye, ‘genç kanserliler ülkesi’ne dönüşmeden uyanma vakti şimdi!

Cep Telefonunun Tespit Edilen Zararları

KISA VADELİ: Geçici işitme aksaklıkları, gözlerde kararma, sulanma ve yanma, kalp ritminde bozukluk, kalp pilinin arızalanma riski, yoğun stres ve yorgunluk hâli, konsantrasyon ve dikkat dağılması, baş ağrısı ve sersemleme, unutkanlık, refleks zafiyeti, kulakta çınlama ve ısınma, görüş alanında daralma, gözlerin çapaklanması.
UZUN VADELİ: Beyin tümörü, işitme siniri kökenli tümörler, lenfoma (beyaz kan hücresi) kanseri, cilt kanseri, yüksek tansiyon, görme bozukluğu, kan hücrelerinin deformasyonu, kan beyin bariyerinin zedelenmesi, kalıcı işitme kayıpları, kalp hastalıkları, hafızada zayıflama, embriyo gelişiminin zarara uğraması, düşük ihtimalinde artış, sperm sayısının azalması, bağışıklık sisteminde arızalar.

Birkaç Önemli İkaz

Kısa sürelerle konuşun.

Gerekmedikçe konuşmayın.

Sabit hatları tercih edin.

Zararı tümden engelleyemese de kulaklıkla görüşün.

Kısa bilgi iletimlerini mesajla gerçekleştirin.

Geceleri cep telefonunu kapatın.

Hamileyseniz, mecbur kalmadıkça kullanmayın.

Cihazlardan mümkün olduğunca uzak durun.

Acil vaziyetler haricinde çocukları cepten görüştürmeyin. Siz görüşürken yakınınızda çocuk bulundurmayın.

Telefon çalar çalmaz ya da karşı tarafı arar aramaz cihazı kulağınıza dayamayın.

Cep telefonu bilhassa kalp, beyin ve üreme organlarına yakın yerlerde taşınmamalı.

Dar ve kapalı alanlarda görüşme yapmaktan kaçının. Örneğin asansör ve otomobil gibi mekânlarda cihaz çekmediği için iletilen radyasyon artacaktır.

Cep telefonu bir oyun ya da müzik dinleme aracı değildir.

Kaynak: www.maranki.com

Sonraki Sayfa »

Şimdi Reklamlar :)

Şimdi Reklamlar :)

İnternet Hizmetleri