” Patron ve Sanatkar… “
Kasım 21, 2009
PATRON VE SANATKAR
Patron olamaz sanatkarlar, beceremezler bu işi. Zeki mi değiller, paraları mı yok, beceriksizler de ondan mı? Hayır! Bunlar da birer sebep, ama asıl mesele çok başka… Hassastırlar da ondan! İnsanların göz rengine bakarlar da ondan. Emrinde çalışanlara sıradan işçi gözüyle bakamazlar ki, o bir insandır sadece.
Emredemezler, kırar mıyım acaba, diye düşünürler. Kızmak gerekir bazen, ama kızamazlar, dillerini bir kırbaç gibi kullanamazlar. Gerçi bilirler en yaralayıcı kelime mermilerinin hangileri olduğunu, ama kullanamazlar.
Bir işçiyi işten çıkarmak gerekir bazan, hak etmiştir belki de, fakat ne mümkün! Hemen bir roman tasarlarlar kafalarında. Üzülecektir adam, evine asık bir çehreyle gidecektir. Basma entarili karısı yolunu gözlemektedir adamının. Kapıdan “merhaba” demeden girecektir adam ve kadın hemen farkedecektir bunu. Gözlerinde bir kaygı, bir korku belirecektir.
“Ne oldu bey?”
Cevap veremeyecektir adam, veremez, gururludur. “Beni işten çıkardılar. Bir işim yok artık” demek kolay mı? Ayın sonunu düşünmektedir, ödenecek ev kirasını, çamaşır makinasının taksitlerini, üniversiteye hazırlık kursuna giden kızının geleceğini düşünmektedir adam, yeni bir işi nasıl bulabileceğini. Bir köşeye çekilip, yalnız kalıp, iyice düşünmesi, sigara üstüne sigara içmesi, derinden derine ah çekmesi gerekecektir.
Kadın üstelemez, anlamıştır erinin halini. Hiç böyle yapmazdı, mesele büyük olmalı. Bekler, onun kendiliğinden konuşmasını bekler. Bilir, duramaz daha fazla. Susar, düşünür, iç çeker, ama sonunda konuşur. Kızgındır konuşması.
İşte bunları düşünür sanatkar patron. Düşünür durur, bir türlü “Seni işten çıkarıyorum” diyemez. Başka birine mi yaptırsa bu işi? Hayır, zor olan karar vermektir, araç kullanmakla neyi halletmiş olacak ki?
Olur a, öfkesine kapılıp yaptıysa bu işi, günlerce, aylarca unutamaz bunu. İşsiz kalan adamın durumunu dert edinir kendine. Belki de o adam bile bu kadar düşünmemiştir kendisi hakkında. Hayır, sanatkar bir facia tablosu çizer o doludizgin koşan hayaliyle.
Okula giderken para isteyecektir adamın ilkokuldaki çocuğu. Yok diyemez baba, içi ezilir. İstemese der içinden, keşke istemese! Sonra eskiyen, altı delinen ayakkabılar, adamın gencecik kızı nasıl rahat eder bu ayakkabılarla. Ama ne yapsın, yeni ayakkabı alacak parası mı var babasının. Baba bile değildir o, işsiz babadır artık. Kapı kapı dolaşacak, iş arayacaktır kendine. Eskisi gibi de olamaz ki, gücü kuvveti azalmıştır. Bütün kapılar kapanır yüzüne ve sanatkar-patron acı çeker her defasında.
Hayır, patron olamaz bir sanatkar, dayanamaz bu acıya. Nasıl dayansın evde erini bekleyen kadının iki yaşındaki yavrusunu yanına katıp da el evlerine hizmetçilik için gitmesine. Kaçınılmaz bir durumdur bu oysa. İşte kocası çalışamamaktadır ve kadın ne iş bulursa yapacaktır.
Ve üniversiteye hazırlanan kız ne yapar o zaman! Arkadaşları simit yemek çay içmek için kantine giderken, o her defasında bir bahane bulup sınıfta oturacaktır. Her zaman da bahane bulunmaz ki. Gitgide arkadaşları da azalacaktır. Topluma düşman kesilecektir kız. Markalı giyinen, canı isteyince kafelere gidebilen, otomobillere binebilen arkadaşlarını gördükçe yaralar açılacaktır gencecik kalbinde. Gerçi babası çalışırken de bunların bir kısmını yapamamaktadır, ama olsun, bu durum başka. İnsan böyle zamanlarda her şeyi mesele yapar. Hani, zengin olduğu bilinen biri arkadaşlarından rahatlıkla borç isteyebilir, ama parasız kalmış olan ve bu durumu bilinen biri isteyemez ya, işte böyledir kızın durumu da. Öğretmen, yanındaki arkadaşa gülümseyerek baksa kızın içi cız eder, kendisinin fakirken arkadaşının hali vakti yerinde biri olmasına verir bu durumu. Oysa hiç de böyle olmayabilir, ama o ruh haline girmiştir bir kere.
İşte bunları da hayal eder sanatkar, kızın bütün acılarını yüreğinde taşır. Daha da ileri gider bazan. Böyle bir genci şiddete dönük düşüncelerin kölesi yapmak o kadar kolaydır ki. “Onlarda var da sende niye yok?” diye sorması yeter birilerinin, zaten hazırdır kız, kinle dolmuştur, yoksulluğun acıları yakıp kavurmuştur içini. Kin ve öfke doludur ruhunda, akacak menfez aramaktadır.
Böyle olmayabilir tabi, ama başka türlüsü de var bu işin. Güzel arabalara binmek ister kız, güzel elbiseler giyinmek ister, ama işsiz bir adamın kızıdır o. Bir yolu olmalı, mutlaka olmalı bir yolu. “Evet var” der biri. “Sen güzel kızsın, neyin eksik öbürlerinden.” Kız utanır, alışık değildir böyle şeylere. İffetini koruyamayanlardan sözederken yüzü kızaran annesini düşünür. Ama damarlarında akan tutku galip gelir sonunda. “Birlikte bir çay içsek” derler. Gider, sakınca görmez bunda, alt tarafı bir çaydır. Sonra loş restoranlar… Kurt, kuzuyu azar azar bağlar kendine, alıştırır. Cicibicilerle süsler onu. Babasından korkar kız, çevresinden utanır, gizli gizli yapar bu işleri. Ama ne zamana kadar? Bu dünyada hiçbir şey gizli kalmıyor ki. İşte böyle başlar bu yollar.
Sanatkar düşünür bunları, kurgulamadan yapamaz, olabileceklerin hayali bile gözlerini yaşartır onun. Romanlar, hikayeler, trajediler, dramlar yazar her fırsatta. Oysa işçi çıkartılması gerekmektedir işyerinden, fazlalık vardır, ya da rakibin ezilmesi, yutulması, yok edilmesi gerekmektedir. İş bu, böyle yürür… Hayır, yapamaz sanatkar. Atmaktansa batmayı yeğler. Rakibini, yani bir insanı yok etmeye içi elvermez, acır ona, ailesini, işçisini, daha bilmem nelerini düşünür.
Patron olmak… Zor zanaat. Rakibinin göz rengini hatırlayanlara göre değil bu iş. Kendinden önce karşısındakini düşünen, her an onun insan olduğunu hatırlayan birine göre değil bu işler. Unutamaz mı bunları? Her işin kuralı vardır, uyulması gerekir. Madem patron olmaya karar verdi, gereklerini de yapsın öyleyse.
Evet, haklı bir muhakeme… Bunu bilmez mi sanatkar! Hem de nasıl… Ama yapamaz. Yapamaz, çünkü böyle olunca artık kalbindeki hassasiyeti yitirmekten korkar. Şiir yüklü, duygu yüklü ruhunda kurumalar hisseder. Yok olmaktan farksızdır bu, bir insanın kendini kaybetmesiyle eştir, şahsiyetinin üstüne bir çarpı işareti koymaktır.
Ya patron, ya sanatçı. Ya para, ya sanat. Ya kurallar, ya merhamet. Ya gerçek, ya his… Böyle düşünür sanatkar, üçüncü ihtimal yoktur onun için.
Bu iki şıktan birini seçmek zorunda kaldımı hep ikinciyi seçecektir elbet. Bir bakıma kendini seçmektir bu.
Ömer Sevinçgül’ün “işte hayat böyledir” adlı kitabından alıntıdır.
www.dusunvebasar.com sitesi kaynak gösterilerek paylaşım yapılabilir.
” Sevgi… “
Kasım 21, 2009
SEVGİ
Henüz beş yaşındaydı. Son günlerde onu hep elindeki para cüzdanıyla görüyordum. Yatarken yastığının altına koyuyordu onu. “Para biriktiriyorum,” diyordu. “Bir balık alacağım. Küçük, kırmızı bir balık.”
“Niçin küçük?” dedim.
“Ben de küçüğüm de ondan.”
“Neden kırmızı?”
“Kırmızıyı severim.”
Bir gün eve geldiğimde, onu neşe içinde buldum. Işıl ışıldı gözleri. Dediği gibi küçük, kırmızı bir balık almıştı ablasıyla birlikte. Elinde bir cam kavanoz vardı. İçini su ile doldurduk. Balığı suya bıraktık. Balık, daracık havuzunda yüzdükçe, onun yüzünde güller açıyordu.
Her fırsatta balığıyla ilgileniyor, yem veriyor, ablasının yardımıyla suyunu değiştiriyordu. Ablası evde yokken onunla konuşuyordu. Varlığımı hissettirmeden dinliyordum konuşmalarını. Bir anne gibi diller döküyordu “yavru”suna. Adını Sevgi koymuştu.
“Niye Sevgi adını verdin?” diye sordum.
“Çünkü onu seviyorum,” dedi.
Cinsiyetini bilmiyordu, ama olsun, ne önemi vardı bunun. O, anneydi, Sevgi de onun kızıydı.
“Merhaba Sevgi,” diye başlıyordu sözlerine. “Bugün misafirler gelecek. Uslu ol emi… Biliyorum, sen zaten uslusundur. Tatlı kızım benim…”
Sıcacık ses tonuyla diller döküyor, o da konuşuyormuş gibi diyaloglar kuruyordu. Bildiklerini anlatıyor, derdini söylüyor, sevincini paylaşıyordu.
Sevgi, ailemizin bir ferdiydi artık. Gelen misafirler, kızıma onu da soruyorlardı. Başlıca sohbet konularımızdan biri olmuştu. Bir “denizaltı gemisi”ydi o. Rabbimizin yarattığı güzel bir “sanat eseri”ydi. Onun da rızkını Allah veriyordu. Bir balık yumurtası balık yapmayı nerden bilsindi. Bütün bilim adamları bir araya gelseler böyle bir balık yapamazlardı…
Ben bunları anlatırken, kızım dikkatle dinliyor, “ondan” söz ettiğimiz için seviniyordu. Sualler soruyor, bilgisini artırmaya çalışıyordu.
Sevgi ile başbaşa kaldımı, anlattıklarımı tekrar ediyordu ona. “Bak Sevgi,” diyordu, “babam söyledi, seni Allah yaratmış. Hayatını Allah vermiş. Yemini ben veriyorum, ama aslında Allah veriyor. Bu nasıl mı oluyor? Tam anlatamıyorum işte, sen anla. Babam olsa güzel güzel anlatırdı…”
Konuşmalarını gizlice dinliyordum. Bu ana-kız ilişkisine hayrandım. Kızıma karşı yaptığım bazı hataları da yine bu konuşmalar yoluyla öğreniyordum.
Sevgi, aylarca yaşadı. Kızım, beş yaşını bitirip altısına girdi. Aralarındaki duygu bağı daha da güçlenmişti.
…
Bir gün eve geldiğimde onu üzgün buldum. Ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Hemen boynuma sarıldı:
“Baba,” dedi, “Sevgi öldü!”
Bana cam kavanozu gösterdi. Balık, yan yatmış, suyun üstünde hareketsiz duruyordu. Evet, Sevgi ölmüştü. Benim de içime bir acı mıhlandı. Evin bir ferdi eksilmişti. Bir hayat uçmuştu. Ölüm hemen yanıbaşımızdaydı. Nefesini duyar gibiydik. Çocuğumun küçücük kalbini saran ciddi acı bizi de etkilemişti.
Annesi, kızımı teselli etmeye çalışıyordu. “Üzülme,” diyordu, “yenisini alırız.”
Kızım kanmıyordu bu teselliye: “Yeni alacağın balık, Sevgi olmayacak,” diyordu. “O öldü.”
Cenazemizi böyle ortada bırakamazdık. “Gömülmesi gerek,” dedim. “Ona bir mezar kazmalısınız.”
Küçüğüm bu fikri benimsedi. Ablasıyla birlikte bahçeye indiler, bir çukur kazdılar ve kızım göz yaşlarıyla “yavrucuğunu” gömdü.
Sevgi, minnacık bir toprak yığınıydı artık!
Kızım, o akşam kimselerle konuşmak istemedi. Erkenden yattı, yorganını başına çekti. Hepimiz hissediyorduk, uyumuyordu, belki de ağlıyordu. Kendi hâline bırakmayı daha uygun bulduk.
Sabahleyin geç uyandı. Sessizce yanıma geldi. Yüzü biraz sararmıştı. Onu kucağıma aldım.
“Baba,” dedi, “ölüm nedir?”
“Ruhun bedenden ayrılması.”
“Ruh ne?”
Altı yaşında bir çocuğa ruhu nasıl anlatabilirdim.
“Senin içindeki sen,” dedim. “O görünmez, ama bilinir. Hisseden, düşünen odur. Ruh, bedenden çıktımı, beden hareket edemez. Ruh gider, ceset kalır.”
Söylediklerimi anlamaya çalıştı. Ne kadar anladı, bilmiyorum. Sormaya devam etti:
“Ruh nereye gider?”
“Başka bir âleme…”
“Sonra..?”
“Ya cennete, ya cehenneme…”
Cennet ve cehennemin ne olduğunu daha önce anlatmıştım. Cenneti her güzel yiyeceğin ve oyuncağın bulunduğu bir bahçeli ev olarak biliyordu.
“Peki, Sevgi nereye gitti?”
“Öbür âleme…”
“Ama biz onu toprağa koyduk…”
“Toprağa bedenini koydunuz, ruhunu değil.”
“Sevgi de cennete gidecek mi?”
Bu büyük soru karşısında düşündüm. Nur Risaleleri imdadıma yetişti. Bediüzzaman Hazretleri, “Hayvanların ruhları bakî kalacak. Bazı özel hayvanlar hem ruhu, hem cesediyle cennette bulunacak. Her hayvan türünün, arasıra kullanmak üzere bir tane cesedi olacak,” diyordu. Bu hakikatı hatırlayınca:
“Evet,” dedim, “Sevgi de cennete gidecek.”
Gözleri parlamıştı, yüzünde bir tebessüm belirdi.
“Biz de cennete gideceğiz, değil mi?”
“İnşallah…”
“O zaman ben, onu yine görebilir miyim?”
“İstersen gösterirler.”
Rahat bir nefes aldı, canlandı, kucağımdan indi.
“Baba,” dedi, “bir balık daha alalım mı?”
“Alalım.”
“Almalıyız,” dedi. “Sevgi kardeşsiz kalmamalı!”
Aldık. Adını Yunus koydu. Şimdi onu da seviyor, onunla da konuşuyor. “Yunuscuğum,” diyor, “senin bir ablan vardı. Öyle güzel, öyle şirindi ki… Tanımalıydın onu… Biliyor musun, cennete gitti o…”
Ömer Sevinçgül’ün “işte hayat böyledir” adlı kitabından alıntıdır.
www.dusunvebasar.com sitesi kaynak gösterilerek paylaşım yapılabilir.
” Gong … “
Kasım 21, 2009
GONG
Bir dostumu ziyaret etmek için iş yerine gitmiştim. Çay içip sohbet ediyorduk. Konuşmanın en revnaklı yerinde bir adam çıkageldi. Selam verip oturdu. Bir yandan bizi dinler görünüyor, bir yandan da tesbihini çekerek dudaklarını kıpırdatıyordu. Bir şeyler okuyor olmalıydı. Sohbet koyulaşmaya başlayınca, dayanamadı, o da katıldı bir ucundan. Olacak ya, tam da o bir şeyler söylerken, duvar saatinin gongu vurmaya başladı.
Yeni gelen arkadaş, biraz da sözünün yarıda kalmasının öfkesiyle,
“Ne bu yav!” dedi. “Kilise mi burası?”
İş yeri sahibi dostum, ne söyleyeceğini bilemeyen, ya da ne söylenmesi gerektiğini iyi bilip de, söylememesi gerektiğini bilenlerin sancılı tavrıyla başını eğdi, hiçbir şey söylemedi. Ev sahibinin bu kibar mahcubiyetini yanlış anlayan adam, bu tür saatların sakıncaları hakkında uzun bir nutka başlayınca, “Efendi!” dedim, “Ben, uzun zamandır buraya gelir giderim. Bu saatin sesini daha önce de işittim, ama kilise benim aklıma bile gelmemişti.”
“Ne geldi peki?”
“Bakın o ses bana neleri düşündürdü: Siz de bilirsiniz ki, alemdeki her varlık Allahı zikreder. Kimi kal diliyle, kimi de hal diliyle Allahı anarlar. Rüzgar eser, kuzu meler, kuş öter, kedi miyavlar, köpek havlar, inek böğürür, böcek cırlar… Bunların hepsi birer zikirdir, ibadettir. Gerçi onlar bilmezler ne yaptıklarını, ama biz biliriz. Zaten yapmak onların, bilmek bizim görevimiz. Zikir onlardan, fikir bizden. İşte, saat da zikrediyor Rabbini. Zamanı göstererek, ses vererek kulluk ediyor o. Hem daha başka şeyler de söylüyor bu saat.”
“Ne gibi…?”
“Her saat başında ikaz ediyor bizi. Zamanın su gibi akıp gittiğini, giden zamanların geri gelmediğini, ömür binasının yıkıldığını, geçen her saatin hayatı tükettiğini hatırlatıyor. Sesini işitenleri gaflet uykusundan uyandırmaya çalışıyor. Ben görevimi yapıyorum, ya siz ne duruyorsunuz, kulluk etsenize! diyor…”
Kızgın arkadaş söylediklerimi tam olarak dinledi mi, dinlediyse anladı mı, bilmiyorum. Çünkü, ne olumlu, ne de olumsuz hiçbir tepki göstermedi. Ben de sustum ve “İnşallah sözlerimle onu incitmemişimdir,” diye düşündüm.
Ömer Sevinçgül’ün “işte hayat böyledir” adlı kitabından alıntıdır.
www.dusunvebasar.com sitesi kaynak gösterilerek paylaşım yapılabilir.
Halifelerden Güzel Sözler
Kasım 21, 2009
*Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz. Hz Ali
*Düşünmeden konuşma, sonuna bakmadan iş yapma. Hz Ali
*Bir gerçeği savunurken, önce kendimiz inanmalıyız, sonra da başkalarını inandırmaya çalışmalıyız. Hz Ali
*Senin gerçek kardeşin, seninle beraber olan, sana faydalı olmak için kendini zarara sokan, zamanın musibetleri sana dokunduğunda, seni kurtarmak için, kendi işlerini bırakabilendir. Hz Ali
*Öfke korkunç bir ateştir. Onu bastıran ateşi söndürür, yapamayan içinde yanıp gider. Hz Ali
*Yüzünüze karşı yapılan şişirme övgüleri dinlemekten kendinizi koruyunuz. Çünkü onlar kalpleri kirletip ortalığa pis bir koku yayarlar. Hz Ali
*Adil ol, kudretin sürekli olsun. Hz Ali
*Kıskançlık vücudu kemirir. Hz Ali
*Dünyayı yutsa, yoksul kalacak biri var: Aç gözlü. Hz Ali
*Yoksula yardımı dilenmeden yap. Sen onu el açmak zorunda bırakırsan, verdiğin sadaka ile, onun sadakadan daha değerli olan haysiyetini satın alacaksın. Hz Ali
*Öfke ve kızgınlıktan koru kendini. Çünkü başlangıcı delilik, sonu pişmanlıktır. Hz Ali
*Bir memlekette ayaklar baş olursa, başlar ayaklar altında kahrolur. Hz Ali
*Hayrın anahtarı, şerden kaçınmaktır Hz Ali
*İnsanların değeri, düşüp kalktığı ve beraber yaşadığı insanlardan anlaşılır. Hz Ali
*Eğer ilim, ümit ile olsaydı, dünyadaki bütün insanlar âlim olurdu. Hz Ali
*İstesem sırf fatiha suresinin tefsiriyle yetmiş beygiri yüklerim. Hz Ali
*Biri sana sırtını çevirirse üzülme, böylece dostunla düşmanını ayırt etmiş olursun. Hz Ali
*Tatlı dili olanların dostları her gün biraz daha artar. Hz Ali
*Sakladığın bir sır senin esirindir. Açığa vurursan sen onun esiri olursun. Hz Ali
*Şahsınıza kötülük eden bir düşmanı affediniz. Lakin vatanınıza ve milletinize kötülük eden bir kimseyi, asla affetmeyiniz. Hz Ali
*Azim ve sebat insanların en büyük yardımcısıdır. Hz Ali
*Sen kendini küçücük et-kemik sanırsın. Oysa sende âlem-i ekber gizlidir. Hz Ali
*Hiçbir işte gereğinden fazla acele etme; dikkatli olanlar kendilerini zor duruma düşmekten korurlar. Hz Ali
*Yalancının kalbi dilinden daha yalancıdır. Hz Osman
*Şükür zenginliğin süsüdür. Hz Osman
*Borcunu azaltırsan hur yasarsın, Günahını azaltırsan rahat olursun. HZ.Ömer (R.A.)
*Arkadaşların ateş gibidirler. Azı nimet, çoğu felakettir. Hz. EbuBekir (r.a)
www.dusunvebasar.com sitesi kaynak gösterilerek paylaşım yapılabilir.
“Yüz Kızarıklığı…”
Kasım 21, 2009
Sevgili Ziyaretçilerimiz !
www.YuzKizarikligi.Wordpress.com
Yukarıdaki adresini yazmış olduğum blog ( kişisel website ); Yüz Kızarıklığı, Utanma, Sıkılma, Mahcup Olma, Korku, Heyacan vb rahatsızlıkları olan kişilere faydalı olabilmek adına hazırlanmıştır.
Bu rahatsızlıklar içerisinde en önemlisi ve bizleri en çok etkisi altına alan “Yüz Kızarıklığı”.
Şunu bilmenizde fayda varki; Ben bir doktor değilim ama bu rahatsızlıkların üzerine konuşabilmek fikir beyan edebilmek içinde doktor olmam gerekmiyor. Bu rahatsızlıkları bizzat kendim yaşayan birisi olarak sanırım sizleri en iyi anlayan ben olacağım. “Dertlinin halinden derdi onlar anlarmış”
Bu rahatsızlıklardan kurtulmak isteyenlere en güzel çözüm yöntemlerini önereceğim inşallah. Uygulamalarını yapanlar muhakkak sonuç alacaklardır. Ben bu rahatsızlıklardan % 90 oranında kutuldum. Hatta insanlarla konuşmayı, seminerler yapmayı, radyo yayını yapmayı seven birisi olarak hayata mutluluk saçıyorum.
“Yüz kızarıklığınız” kalıcı olan bir durum ise, yani sürekli kızarıklık varsa (heyecan ve stresle değişmeyen, geçmeyen) bir kızarıklık ise mutlaka bir uzmana danışınız. Bizim önerilirimiz kalıcı olmayan ani bir durumda ortaya çıkan “yüz kızarıklıkları” için biz çözüm olabilir.
Önermiş olduğum tedavi yöntemleri tamamen doğal. Zaten bu şekildeki rahatsızlıklar ani olan psikolojik durumlardır. İlaçla, Ameliyatla tedavi olma arayışlarından önce muhakkak “beyin gücünü” kullanarak kendimizi tedavi etme yollarını aramalıyız.
Şimdi Sloganımızı Belirleyelim; “Ah şu yüz kızarıklığı, Bittin Artık”
www.YuzKizarikligi.Wordpress.com
Bundan sonra kızarık bir yüz değil herkese sevinç ve neşe sunan bir yüzünüz olmanız Temennisi ile…

Yüz Kızarıklığı
Bu yazı içeriği ” www.dusunvebasar.com ” sitesine aittir. Kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz.
Yakup Tutum Kimdir?
Kasım 6, 2009
Kendi anlatımından Yakup Tutum…
Ağustos’un 22’sine rastlayan bir günde dünyaya gelmişim. Sıcak bir kişiliğe sahip olmamda bu sıcak ayda doğmamın etkisi var mı bilemiyorum…

Yakup Tutum
Hayata, Manisa Turgutlu’da ‘merhaba’ demişim. Daha küçük yaşlarda İzmir’e taşınmışız. Hayatımın kısa bir zaman öncesine kadar olan bölümünü bu batı şehrinde geçirdim. Hayatımda bir çok farklı alanlarda kendimi geliştirmeye çalışan bir insanım. Bir çok kişisel gelişim kursuna gittim. Gelişim yolculuğumda bana faydası olacak çok farklı kesimlerden ve meslek gruplarından insanlarla dostluklar kurdum. Yaklaşık 5 yıl önce Dr. Muhammed Bozdağ ile tanışmam benim için bir dönüm noktasıydı. O’nun yönlendirmelerini hala üzerimde görüyor olmam, beni mutlu ediyor.
Radyoculuk yaptım 5 yıla yakın süre. Ege Bölgesi’ne yayın yapan, İzmir’in en büyük radyolarından Yıldız FM ve Başak FM’de çalışma imkanı buldum. Radyoculuk yaşamımda bir çok farklı alanlarda yaptığım programlarla hem kendime hem de dinleyicilere faydalı olmaya çalıştım. Aldığım sayısız mektup, mail ve telefon bu yolda güzel adımlar attığıma işaret ediyor. Radyoculuk yaşamımda üzerimde çok emekleri olan Vedia Taştekin’i minnetle anıyorum.
Yazmaya çok küçük yaşlarda başladım. Çeşitli dergilerde yazılarım yayınlanmaya devam ediyor. Yakında uzun bir süredir üzerinde çalıştığım kitabımı yayına sunacağım. Amacım, bilgilenme sürecimdeki bana kalan bilgi kırıntılarını insanlara sunmak.
İstanbul’da yaşıyorum. Radyoculuk hayatım devam ediyor. Şuan Samanyolu TV bünyesindeki dünyanın en büyük radyolarından Burç FM’de arka planda çalışmaya devam ediyorum.
Ayrıca Ege Bölgesi’nde yayın yapmakta olan Yıldız Fm’de yağmur adıyla dini içerikli bir programım Pazar akşamları yayınlanmaya devam ediyor. Son olarak da ulusal radyolardan Marmara Fm’de programlar yapıyorum.




